Pazar, Aralık 30, 2007

bir turu daha bitiyor işte dünyanın...

An'ların toplamına "yaşam" demişiz.
ve o yaşamın telaşından an'ların kıymetini unutmuşuz.
An'ları paylaştıklarımızı bazı an'larda anar olmuşuz, o yaşam telaşlarından.
Tek bir cümleye sığdırmak mecburiyetine düşmüşüz an'larımızın sözcüklerini, seslerini...
Tek bir cümle şimdi benden size, içinde milyonlarca ses ve sevgiyle:
" nice mutlu yıllar ve nice yeni mutluluklar"

Perşembe, Aralık 27, 2007

ne güzel söylemiş işte...

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...
CAN YÜCEL

Çarşamba, Aralık 26, 2007

merhaba yeni hayata... MERHABA


minik aşkım için, evet en çok onun için gidiyorum...
biliyorum ki onun için en iyisini yapıyorum. okulunu seçtim bile. hatta yaşayacağımız evi bile. 10 ocak'ta görüp karar vereceğim gerçi ama...
işte böyle dostlarım, gidiyorum... gidiyoruz...
Türkiye'den, İstanbul'dan...Boğaz'dan... Anılardan...
en güzel yarınları dileyerek ve içimde "doğruyu" yapmış olmanın huzuruyla gidiyoruz...
güzel fırsat yakaladık madem
duygularıma yenik düşüp geri tepemem.
"günaydın"larım "merhaba"larım bambaşka bir dilde olacak bundan böyle.
"EVET" dedim artık, dönüş yok geriye ;)

Pazar, Aralık 23, 2007

bir rüyaydı bitti...

gerçeklere hoşgeldin işte yine...
senin sorunun bu zaten "edi", biri uyandırınca ancak anlıyorsun yaşadıklarının bir "rüya" olduğunu...
ve biliyor musun, çok fazla rüya görüyorsun...
artık aç gözlerini.
aç ki yaşa hayatın gerçeklerini.
oysa, ne hayal ne rüya
iyi bak, budur gerçek "dünya"

Cumartesi, Aralık 22, 2007

dilbilgisi ;)


-miş'li geçmiş olunacak nasılsa bir gün...
bırak geniş zamanları şimdiki zaman yapalım.
gelecek zamanlar, -di'li geçmişlerimiz olsun.
mutlu eden neyimiz varsa -r eki alsın,
tüm hüzünlerimiz -miş'li geçmişin rivayetinde kalsın ;)

Cuma, Aralık 21, 2007

5 ay sonraki "hoşçakal"a hazırlık

"hayatı sıfırlamak..." derdim ya hep...
işte sanırım başardım sonunda.
mutlu muyum? bilmem. ama sıfırladım işte.
şimdi bambaşka bir dünyaya gidiyorum. gidiyoruz.
Deniz'imin harika bir geleceğe sahip olacağına inandığım, dilini, insanlarını hatta sokak kedilerini bile bilmediğim bir yere...
hiçbir şeyini bilmediğim bu yerde hayatıma sıfırdan başlayacağım. yepyeni bir hayat, yepyeni dostlar hatta belki de düşmanlar...
önümde kalan bir kaç ayım var İstanbul'u biraz daha solumak için.
soluyup derin derin biriktirmek için kokusunu.
anılarımın güzellerini ayıklayıp almak isterim yanıma, ama olmuyor. "anılar" bir bütün, acısı güzeli ayrılamıyor...
bu birkaç ayda düşünüp karar vereceğim, ya anılarımla gideceğim ya da ne varsa zihnimde bir bir sileceğim.
ama öyle ya da böyle gideceğim.
zaman hızla akıyor, acele etmem gerek.
İstanbul'u yaşamak istiyorum bahar sonuna kadar. yazını göremeyeceğim çünkü.
ve çok baharında da olamayacağım buralarda.
kışında, yazında, sonbaharında...
yepyeni bir diyarın mevsimlerinde olacağım.
yepyeni bir hayat demiştim.
başardım.
ama neden hala "mutlu" değilim???

Perşembe, Aralık 20, 2007

Hoşçakal SAVAŞ DİNÇEL!!! HOŞçaKAL!


zaten topu topu kaç kişi ki...
kaç kişi ki yaptığı işi taa içinde hisseden... hele bu iş "insana insanı insanla" anlatmaksa...
kendini bile anlamayanların "milyonlarca" olduğu bu ülkede, ne zor bir görev bir düşünsenize...
topu topu kaç kişi ki?
ve kaç kişi kaldı şimdi :'(

iyi bayramlar!!!

insanoğluyla varolmuş, "bayram" denilen kutlamalar... hatırlamak, eğlenmek, paylaşmak, mutlu olup mutlu etmekmiş sadece amaç.
sonra yine insanoğlu unutmuş, paylaşmayı, mutlu etmeyi, mutluluklarla mutlu olabilmeyi, ağız dolusu gülmeyi... sevmeyi, sevmek zorunda olmadığı şeyleri de sevebilmeyi...
zar zor yakaladım ucundan ben "hatırlamayı". sımsıkı tuttum... "hiç değilse o kalsın bari" dedim "eski bayramlardan."
en azından hatırlamak düşsün herkese. hatırlayıp hatırlansınlar. belki zamanla yine paylaşmak, sevmek, mutlu edip mutlu olmak da geri alırlar yerlerini kim bilir... ya da belki elimizdekini de yitiririz bir süre sonra.
sanırım çok fazla düşünmemem gerek bunları. yoksa yazımın sonu gelecek ve hala kutlamamış olacağım bayramınızı.
"bayramınız kutlu olsun. daha nice mutlu, sağlıklı ve güzel bayramlara..."
sevgilerimle :-*

Perşembe, Aralık 13, 2007

düşündüm de........

fabrika çıkışlı insanlar... herkes hep aynı.
farklı olmak isteyenler bile kendileriyle yaratmıyorlar o farkı. başka bir fabrikanın çıktısı oluyorlar.
fikirler, gülüşler, sözler, dilekler, yürüyüşler, adımlar bile aynı. hatta dışardan bile aynı görünür olmuşlar.
o kadar az ki "kendisi" olanlar. kendi gibi olup kendi gibi görünenler. kendi gibi gülüp, kendine has sevenler...
aynı cümlelerle değil, kendi cümleleriyle konuşanlar... kendi fikirleri olanlar... olduğu gibi yaşayıp, içlerinden geldiği gibi şarkı söyleyenler. sevişmelerde bile "kendi" olanlar...
o kadar azlar ki...
sıradanlık ya da sıradışılık değil kastım, "kendi" olmak, nasılsa öyle olmak, hissedebilmek ve hislerini açığa vurmak...
belki de öyle olmak gerek kimbilir. herhangi bir fabrikadan çıkmak gerek. o zaman bu kadar göze batılmaz belki de.
belki de o zaman kolaylaşır benim için de "yaşamak"

Salı, Aralık 11, 2007

Hamlet anlatmış insanı, ölümü... hayatı anlatmış...

"Olmak ya da olmamak,
işte bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız

Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.

Uyumak,
ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.

Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar."

(W. Shakespeare)

Cumartesi, Aralık 08, 2007

ne diyebilirim ki sevgili "Zihni Örer"? öyle güzel bir yorum yazmışsınız ki... dayanamadım onun sadece "yorum"da kalmasına!


Yaşamın tüm koşulları, yer yüzü coğrafyası gibi engebelerle örülüdür bilirsiniz.
Bizim coğrafyamızda engebelere ek bir de Robenson tuzakları mevcuttur. Çocukluğumuzdan sonrası hayatımızda bunlara bağışıklıklarla büyümeye çalışırız hep. Yoksa sonumuz, evcil kuşların vahşi doğa koşullarındaki kaderini andırır. Bu yüzden düşe-kalka yol almanın kaçınılmaz olduğunu bilerek yola çıkarız hep. Yaşam maratonuna çıkarken ya bir kısım kişilerden geride başlarız starta, ya da ayağımıza onların bir şekilde bağladığı ağırlıklarla. Yarı yolda düşüren yorgunluğumuz kaçınılmaz bir sondur sadece. Ama düştüğümüz yerde alacağımız soluk “yerde kalma” fotoğrafımıza son pozunu bırakıp, yeniden ayağa kalkma hamlesinin tetikleyicisidir o an.
Yeniden ayağa kalkıp koşmak üç adım ileride yeniden düşmeye çanak tutacaksa, kaldığımız yerde ciğerlerimize depolayacağımız oksijen, yeniden mücadele hırsımızın gıdası olacaktır. Zira, savaşta geri mevzilere çekilmek yenilgiyi kabul etmek değil, yığınak yapmaya zaman ayırmaktır.
Aptallar karşısında pes etmek, düştüğün yere mezar taşı dikmektir.
Asıl iş, ölümle yüzleşene dek,hiçbir şeye “son” dememektir.Yaşam koşusunda düştüğünüz yere kadarki aldığınız yolu “yitik yol” sayamazsınız. Çünkü, “tecrübe” kavramının asıl hammaddesi burasıdır; bir sonraki koşu için işe yaradığı görülecektir.
sevgiylekal

bir hayale veda (mı etmem gerekiyor acaba?)

bir hayaliniz vardır. bir hedefiniz...
ona ulaşmak için pekçok şeyi arkanızda bırakırsınız.
tam elinizi uzatırsınız, yakalamak üzeresinizdir, "hop" biri kapıverir önünüzden onu.
yine başlarsınız, yeniden... koşarsınız, çabalarsınız. neyse yapmanız gereken on katı bir çabayla yaparsınız.
heh işte ordadır. yakınsınızdır artık, yaklaşmışsınızdır. tam elinizi uzatırsınız, "hop" biri gelir ileri itip uzaklaştırır yine sizden onu.
yok yok pes etmezsiniz.
yine başlarsınız mücadeleye, tüm gücünüzle.
üstelik bu sefer onu sizin için sıkı sıkı tutan hatta size uzatan biri vardır.
işte ordadır, iyice yaklaşmışsınızdır. bu kez, evet bu kez sizin olacağını bilmenin mutluğu ile koşarsınız.
tam elinizi uzatmış ona kavuşacakken, ayağınız takılır ve düşersiniz.
ya düştükten sonrası?
artık yorgunsunuz ve düştüğünüz yerde kalıp soluklanmak, dinlenmek mi istersiniz, yoksa yeniden ayağa kalkıp koşmayı mı? he unutmadan yalnız koşu düştüğünüz yerden değil yine en başından başlayacaktır... en başından... taa başından :(

Cuma, Aralık 07, 2007

mümkün mü?

silbaştan solumak...
tüm dünlerimi dünde bırakarak,
silbaştan yaşamak, silmek herşeyi, yok etmek...
beni "ben" yapmış olsalar da silmek...
yeni, yepyeni bir "ben" yaratmak...
silbaştan savaşmak...
silbaştan sevmek, silbaştan sevişmek...
silbaştan özlemek...
silbaştan hayaller kurmak,
tazecik, sıcacık, umut dolu.
silbaştan doğmak...
hayata, hayatıma silbaştan başlamak istiyorum.

Perşembe, Aralık 06, 2007

uzaklardan uzaklara sorular... cevapları bilinenlerinden hem de...

hayallerin var mı senin? bizimkilerden ne kadar farklı değil mi? yoksa bizlerin hayalleri gibi mi?
güler misin sende? nelere peki?
ya ağlamak? gözyaşların var mı senin de? nelere akıyorlar?
özlem ne bilir misin?
oyun oynar mısın?
sarılmanın, okşanmanın, sıcacık yastığa baş koymanın ne olduğunu bilir misin?
yoksa hiç bilmediğin, hiç tanımadığın şeylerin hayallerini kuramaz mısın?
peki ya öfke?
isyan?
nefret?
ve hatta "affetmek"?
bizleri affeder misin?...

Çarşamba, Aralık 05, 2007

yeniden gülmeye...

her yeni gün yeni bir "hayat" demekmiş.
öyle yalnız ve çaresiz bir zamanımda çıktın ki karşıma...
yeni günlere selam olsun!!!
hep yeniden doğsun yine "sen" olsun...

sen O'nu çok özlüyorsun. ve ben bu özlemi çok iyi bilirim bitanem, çok iyi...

(yeterince deşifre oldun kıyamadım :))
haddim değil belki ama dün konuştuğumuzdan beri bu konuyu, içimde bir dert sanki...
hani söylmeden geçemeyeceğim.
insanlar yani bizler nelerle uğraşmayız ki yaşamımız boyu... nelerle uğraşmak zorunda kalmayız ki...
ve tüm bu uğraşların içinde bir tanesi bizi can evimizden vurmuştur. onu yaptığımızda anlarız hayatı. onu yaptığımızda buluruz kendimizi. mutlu oluruz... yaşamanın tadına varırız. onsuz kaldığımızda bir parçamız eksilmiştir. hep o günleri, onunla olduğumuz günlerimizi özleriz.
benim için "tiyatro" buydu. içim acırdı o yokken hayatımda. eski fotoğraflarımla o günlere dönerdim, meditasyon yapar gibi.
baktım olmuyor. olamıyorum. yapamıyorum onsuz.
çok mutsuzum. herşeyi boşverip, tekrar kavuştum sevdama.
ve şimdi yine mutluyum onunla olabildiğim her anda.
sahnedeyken binlerce "ben"im yine, her biri diğerinden daha mutlu olan.
şimdi sende sıra.
anlatırken bile zamanda yolculuk yapıyorsun sanki.
o günlerine dönüyorsun.
tekrar onunla olman zor değil bence bitanem. eskisi gibi olmaz belki -hatta neden olmasın ki- ama bir yerlerinden tutar alırsın yine hayatına.
yap bebiş.
yüz yine.
inan geç değil bak bana... sadece "yıllarla" ara verdiğini düşün. "biraz nefes aldım, yorulmuştum" de ama yüz yine...
bu sefer madalyalar olmasın varsın hayatında...
O olsun da...
he bi de ben... :)
tıpkı senin bende olduğun gibi...


10 yıllık itiraf :)


yıllar önce, tam 10 yıl önce... sana bakıp düşünmüştüm.
"ne kadar güzel olurdu..." demiştim...
sana söyleyemediğim onlarca sözü kendime söylemiştim.
ve şimdi sana söylüyorum :)
"seni çok seviyorum"


Salı, Aralık 04, 2007

"kendime öğüt" demiş... oysa bana da öğüt vermiş.

Uslanma hiç hep deli kal
Büyüme sakın çocuk kal
Es deli deli böyle kal
Son harmanında sevdanın
Tüken toz toz savrula kal
Suçüstü bulmalı ölüm
Ölürken de sevdalı kal ...
(Aziz NESİN)

yani... :)

gidip bulmamız için... bizi bulması için...
"insan"ı "insan" yapmak için verdi.
yaşatmak için, solutmak için...

Cumartesi, Aralık 01, 2007

gülmek... sana öyle yakışıyor ki...

( bu öpücük sana bebiş)


gülmek, ancak bu kadar yakışır birine...
bu kadar gülünebilir, ta derinden.
ancak bu kadar sıcak, sıcacık olabilir.
bu kadar çapaksız, bu kadar yalın...
gülmek ancak sende "gülmek" bitanem.
gülmek ancak seninle "gülmek"



Cuma, Kasım 30, 2007

ve yine yeni yeniden sana :)

nefes alamıyordum. herşeyim öyle karışık ve öyle sönüktü ki... yaşadıklarım, özellikle son zamanlarda, içimde kalan son "yaşama hırsı" kalıntılarını da yıkmaya başlamıştı inan. hep oğluşumu düşenerek tutunmaya çabalıyordum hayata... elimi uzattığım herşey uzaklaşıyordu sanki benden. kayboluyordu.
ölümler, ayrılıklar ve başkaları üzülmesin diye kendimde topladığım mutsuzluklar...
terk etmeler, terk edilişler...
yalanlar... sahtekarlıklar...
beklentiler, benden ve benim olanlar...
bir de tüm bunlara sonbaharı da ekleyince hayat, hepten silikleştim, uzaklaştım herşeyden.
kendimi attım bi' kenara, yaşamak zorunda olduğu için yaşasın diye... aynaya bakmadan bile hatta... sadece solusun diye.
sonra sen geldin. önce sadece konuştun benimle. dinledin beni. anladın.
sonra... sonra sıcacıktın.
ilk defa biri "önce sen" diyordu bana. "önce sen"... dost da olsak, arkadaş da, sevgili de "önce sen"
"boşver" dedin sonra da... "nasılsa güzelleşecek her şey bir gün"... ve sırf sözlerinle söylemedin bunu. hayır, öyle olsa hissetmezdim ben de...içimde olmazdı bu kadar... inanmazdım can-ı gönülden.
"nasılsa her şey güzelleşecek bir gün"
derken gülümseyişine takıldım. tertemiz. sıcacık... "hiç birşeye mecbur değilsin" diyordu. bunu da bana ilk defa biri söylüyordu. "-melisin, -malısın" yoktu gülümseyişinde. "yap!,et!"ler de yoktu. sadece "sen de gül" vardı "sen de gül!!!"
gülüyorum işte yine, sayende... cıvıl cıvıl oldu içim. dışarının tüm sonbaharına rağmen, rengarenk bahar geldi içime. mis gibi... ılık ılık...
ve böylesine bir güven, böylesine bir huzur hiç olmamıştı baharlarımda...
tüm dünlerim dünde kaldı sayende.
yarınlarım nasılsa gelecek biliyorum.
ve sayende sevdiğim, sayende doya doya bugünümü yaşıyorum.

Perşembe, Kasım 29, 2007

evet! evet kesinlikle :)


Bak yıldızlar altında gözlerimin içine
Duy, rüzgarların bize anlattığı birşey var


Bir fısıltı gibi bazen o en büyük çığlıklar
Bilmezler mi gelir geçer en büyük fırtınalar


Biz aşkı meleklerden çaldık
Birbirimize sımsıkı bağlandık

(Erhan Güleryüz)

"sanaaa" dediğim O'na :)


sadece anlaşılmak... içimin görülmesi...
başka bi'şey beklemem ki ben.
bir şey yaptıysam, bir söz söylediysem, yaptığım gibi, söylediğim gibi midir asıl olan?
saklı gizli konuştuğumdan değil, bir kelimeye bile çok fazla şey sıkıştırdığımdan...
sadece anlaşılmak... içimin görülmesi...
kimseler görmedi ki...
bilmedi ki...
hiç sözsüz, hiç sessiz anlaşamadım ki...
hep bir şeylerin, hep kelimelerin aracı olması gerekti.
oysa o kadar netim ki...
tek istediğim anlaşılmak... içimin görülmesi...
ve sen beni öyle derinimden görüyorsun ki...

banaaa :)





sanaaaaa :-*











Çarşamba, Kasım 28, 2007

:) O'na...


ne kadar çok benziyoruz... ne kadar çok...
kalplerimiz, sözlerimiz, hayata bakışımız,fikirlerimiz ve zekamız :p...
yıllar öncemdeydin, yıllarla ara verdik ve işte şimdi yine geldin. ve gelmenle hayatıma yepyeni "gülüş"ler getirdin. hayatımı daha çok sevdirdin.
e söyle şimdi, sen nasıl sevilmeyesin?
:-* mucuk sana en bi' bolundan hem de :)


Salı, Kasım 27, 2007

kendi kendini yazdı...

oturdum klavyenin başına, bıraktım ellerimi, parmaklarımı özgür...
bakalım ne yazacaklar diye...
başladılar işte, bakın, harflerle oynamaya.bilemediler tek başlarına kalınca hangi harflere koşsunlar. dayanamadı biri ve benden yardım istedi. "ne yazalım yardım et, en azından sen sor, söz cevaplar bizden, hiç yardım almadan senden" anlaşmayı kabul ettim. ve sorumu yönelttim: "ben kimim?"
bi süre durdular hiç birşey yazmadan. aralarında fısıldaştı parmaklarım. sonra paylaştılar harfleri, herkes koştu kendi harfine dokundu.
"sen, sevmekle yaşayan, özlemi yeni anlayan, korkularından kaçan, kavgalarını yarım bırakan, bildiklerini saklayan, bilmediklerini bilir görünensin... sen, cesurum diyecek kadar korkak, korkuyorum diyecek kadar cesursun. sen demek istediklerini diyen ama asla herşeyi söyleyemeyensin. sen hayatına girenleri önemseyen ama bir ihanet bir yalanla adını unutacak kadar silensin. sen yalan söyleyen, dogru söyleyensin...
sen dediklerini yapabilen ama yapabileceklerini beceremeyensin.
yanlış anlaşılan, anlayamayansın. anlaşılanlarını kendin bilmeyensin. bildiklerini kendin anlayamayansın.
sen, ümitli, sen umutsuzsun...
sen aşıksın. sen annesin...
bazen gencecik insanlara birşeyler veren ama asıl verilesileri veremeyensin.
sen kırgın, sen küskün ama sen barışıkmış olansın. sen hüzünlü sen gülümseyensin.
sen en tanınan tanınmazsın.
sen kendini ögrenemeden anlatmaya çalışansın.
sen aşık... sen annesin...
aşkı kaybetmek istemeden gitmesini isteyensin. sen onu deli gibi kıskanırken başkasını bulmasını dileyensin. sen bu dileğinin kabul olmasından korkansın.
istediğini bilen bilmedigini isteyensin. istedigini bilmeyen, bildigini isteyensin.
sen annesin... sen aşıksın...
güvenmek isteyenken güveni öğrenmemiş olansın. güvenilmek isteyenken güveni öğrenmeye çalışansın. ve ne güvenensin ne de güvenildiğini bilen...
sen aşıksın, sen annesin...
hayat verdigin parcan için imkansızları yenebilensin. anneligin ugruna herşeyi yapabilensin.
sen hayatı seven ölümü isteyensin.
sen ne doğru ne yanlışsın.
sen sadece İNSANSIN"

Pazartesi, Kasım 26, 2007

bi' de ne göriim meğer aradığı bambaşkaymış da fırsat bulamamış benim yüzümden :s



madem yeni canlar almış hayatına... yeni isimler katmış.
yeni tenler arıyor belli.
o halde ben niye hala ağlayıp "özledim" diyeyim ki...
şimdi şarkı söylemek lazım işte avaz avaz :)
"sevdiiim sevilmediiim, seveniii sevemediiim..."
hadi bana müsade.
yolculuğum değerimi bilenlere ;)
ve zaten kim olduğu da aşağı yukarı belli :)
"yaslııı gittiiim şen geldiiiimmmm... aç koyynuuunuuu ben geeeldiiim" :P




e peki aşık olayım bari :P

madem konu yine aşk, o zaman biraz derinlerine dalalım
kendimizi şöyle bir aşkın içine salalım.
ne bekler insan karşısındakinden, nedir aradığı?
kimselerde bulamayıp da O'na gelince "heh işte bu" dediği?
nedir?
ne arar?
bir kadın neden aşık olur?
bir erkek?
nasıl biter tükenir bir aşk peki?
ya da biter mi ki?
tenini hissetmekten aldığı tat, neden eşsizmiş gibidir aşıksa?
ve öpmenin, öpülmenin sonsuz sayıda olmasının dileğindeki neden...?
nedir, nedendir aşk?
ve aşık olmak neden bu kadar güzel, bu kadar zordur?
ya hayatın tadı, neden aşık olunduğunda daha bi hoştur?
altı üstü bir hormonun seviye değişikliği madem...
hormonlarına söz geçiremezki zavallı adem...
e ben de bu yüzden "gönlümü saldım çayıra, hadi mevlam kayıra" :)

lütfen yapma!!!

yok, aramıyorum ki ben aşkı. aklımın ucundan dahi geçmiyor şu an.
önceliklerim var çünkü içinde aşka yer olmayan...
ama sen?
her fırsatta o kadar güzel gülümsemeli misin bana?
yumuşacık konuşmalı mısın?
güldürmeli misin beni?
kendimi "dünyanın en güzel kadını" hissettirmeli misin?
yapma böyle.
en azından şimdilik.
yapma!!!
belki biraz zaman sonra ;)

Pazar, Kasım 25, 2007

dosta...dostuma...


canımsın... dostsun. sırdaşsın. kardeşsin. cansın...
keşke elimden bir şeyler gelebilse ve hayatını kolaylaştırabilsem :(
ama sözüm söz, düğününde 3 burma takacağım :)
herşey için çok ama çok teşekkür ederim... bu tertemiz ve olduğu gibi olan, saydam, şeffaf kalbini hep koru e mi?
o kadar çok ki aksi halde olup da utanmadan çarpan kalp sayısı...
ve iyi ki varsın kardeşim, dostum... iyi ki varsın sırdaşım...
veeee "topuuuuuuukkkk"


Perşembe, Kasım 22, 2007

sihirli değnek



belki de tek bir cümle gerekti, bozabilmek için büyüyü...

ve o cümleyle bitti.

içimdeki herşey, sana ait olan, uçup gitti...

Cumartesi, Kasım 17, 2007

eee n'olmuş yani?

dışımdakiler ve dışardakileri hatta seni bile ilgilendirmeyen bir konu bu.
bu sadece beni ilgilendiren, bende olan bir şey...
söylenecek söz, anlatılacak herhangi birşey varsa, ben yapacağım kendime...
kimseden ne bir cevap ne bir öğüt istiyorum
seni "ben" seviyorum
kime ne... ve hatta "sana ne!"

Ugi'M gideli, bugün, 4 yıl oldu...

gittin gideli çok şey değişti Uğur'um.
ne aşklar ne acılar ne mutluluklar yaşandı.
seni ilk gördüğüm gün minicik ayaklarınla, sana kocaman bana iki adım olan koridorda yürüyüp uyanmaya çalışan gözlerini ovuşturuyordun.
son gördüğümde...
son gördüğümde sımsıkı sarılıp beni kucaklayıp havaya kaldırdığında, kokunu çektim içime derin derin.
sanki bi daha göremeyeceğimi bilerek depoladım.
"yok artık, gitti" dedikleri gün inanmadım, inanamadım.
yaz geldi sen gelmedin.
anladım.
anlattı yaz bana gidişini.
"yıldız oldu" dediler Deniz'e.
yıldızların da öldüğünü öğrendiği gün, bana sevinçle koşarak dedi ki, "sevin bak Uğur dayı öldü yıldız oldu. yıldızlar da ölüyormuş. yani o kocaman yıldız ölecek ve Uğur dayı geri gelecek. sevin"
sevindi her göremediğinde o kocaman yıldızı, bulutlu havalarda.
yaz geldi o da anladı, yıldız ordaydı. orda duruyordu.
bekliyoruz seni Uğur'um. bekliyoruz gelişini.
o kısık sesli kahkahalarını.
"ori"lerimizi yapacağımız yeni günleri.
"türküz biz"lerini.
"en büyük beşiktaş"larını. bekliyoruz Ugi'm.
yeter artık gel hadi.
üzdüğün yetmedi mi?
tamam anladık "an'ların" kıymetini.
bi anda yok olunabilir öğrendik.
öğrettin tamam.
salına salına yürü yine yollarda tüm vurdumduymazlığınla.
yemekler iste annemden.
babam yine meraklansın her geç gelişlerinde. kızsın sana. aramadın haber vermedin diye.
hadi kuzen gel işte.
verin Onur'la yine elele kızdırın bizi. Umut'la kafakafaya vuruşturun yine denizin altında.
yer bırakma Onur'a koca sahilde yüzemesin, seslensin "Uğur çekiiil ben yüzücem"
lütfen gel.
daha düğününde oynayacağım sözüm var sana.
hem gidişine çok kırgınım. 24 çok erkendi zaten.
gel bekle 70 ol 75 ol 80'inine gel. sevdiysen oraları dönersin yine o zaman...
ama şimdi gel.
özledim seni.
özledik çok.
ben konuşsam da fotoğrafın konuşmuyor benimle.
sigara içemiyoruz fotoğrafınla karşılıklı.
hadi Ugi'm yetmedi mi?
bak dört sene oldu.
ayıp ama. yazık bize.
tamam bi gün ben gelicem yanına, biz gelicez biliyorum ama önce sen, önce sen gel. unutulmadığını gör.
ne kadar sevildiğini anla.
özlendiğini hisset.
gel!!!
şişe şişe cola içelim sabah kahvaltısında.
her öğlen mantı yiyelim.
her gece bol acılı kokoreç...
ve her sabah çekelim karnımızı içine ve diyelim "of ya göbek yaptık yine"
dön Ugi'm.
bekletme bizi.
hiç değilse her gece rüyalarımıza gel.
sarılıp özlem giderelim.
konuşalım hiç bi'şeyden.
koklaşalım.
dertleşelim.
bekliyorum.
mutlaka gel oldu mu kuzen?
seni çok seviyorum... seni çok seviyoruz...
mutlaka gel!!!

Salı, Kasım 13, 2007

kendime bir hatırlatma...

senin kavgan büyük gülüm. boşver sıradanlıklarla uğraşmayı. ismin kalacak ardında ve sen bunun için varsın. uğraşma artık "hayatlara" katılmaya çalışmakla.
bırak dileyen varsa, gelsin girsin senin hayatına.
senin kavgan büyük gülüm. kimseler bilmez kavganı görmez.
sen senin için, sen "onlar" için yapıyorsun bu kavgayı.
yıllara yorgun düşüp, hayata incinmişlerin gözlerinde ışık olduğunu varsın kimse bilmesin. "onlar" biliyor ya gülüm.
minicik hayatlara verdiklerinden bi' haber kalsınlar. "onlar" gülümsüyor ya.
hiç görmediklerin, bilmediklerin doyuyor, ümit doluyorsa içleri, kimse bilmese de olur. bilmediklerin biliyor gülüm, bildiklerinden sana ne...
yolun uzun. yolun karışık. ama zevkle koşuyorsun o yolda.
boşver gülüm mutlusun sen böyle. yalan mutluluklar arama, gerçeklerine daha sıkı sarıl.
seni her gördüklerinde "sevgi"yle bakan onlarca minik ve onlarca yıllanmış göz var gülüm. kaç kişi sahip o gözlere?
sana yıllarca birikmiş sırları açan ya da tazecik umutlarını paylaşan kalplerin var senin.
kaç kişi sahip o kalplere?
senin kavgan büyük gülüm...
bırak dışardan "göründüğün"ü bilsinler.
yetinsinler.
hazineni anlayanlarla paylaşmaya devam et gülüm.
sen mutlusun onlarla. onlar mutlu seninle.
huzurlu koyuyorsun "onlar"ı düşündükçe, yastığına başını. o huzuru bozanları at kafandan. sil. geride kalsınlar.
her yeni nefes, "hoşçakal"a bir adım unutma...
"hoşçakal" dediğin gün, sen "hoş" git.
kalanlar "hoş" ya da "boş" kalsalar da olur.
sen hoş git gülüm.
yapmak istediklerini kimse için durdurma. kimse için erteleme.
sözlerin var, kendine verdiğin.
"onlar"ın gözlerini ışıksız kalplerini ümitsiz bırakma tekrar.
yapma gülüm. sakın yapma.
sevilmek sevmekten daha güzel gülüm.
hem sevenini sevmek daha kolay.
yapmacıkları ayır artık.
bırak düşünme bile.
iş olsun diye gül, iş olsun diye konuş onlarla. sadece konuşmak istediklerinde.
onlarsız eksik değilsin sen gülüm.
sevmeyi bu kadar sevme gülüm.
iyi değil bak.
sevilmek önce gelsin, bırak sırayı ona ver hadi.
sevilmeden seveceğin tek kişi "oğlun" kalsın.
sevmese de birgün seni, sen onu hep seveceksin.
onun dışındakilerse severlerse sevilirler.
sevmezlerse kendileri bilir.
senin kalplerin ve gözlerin var kimselerde olmayan.
senin kocaman bir kavgan var iz bırakacak olan ardından.
senin bir oğlun var kanınla hayat verdiğin.
senin bir "sen"in var ki tek "sen"in bildiğin....

Pazartesi, Kasım 12, 2007

bence de... ve bazen "ben" de

Güneş doğar
Güneş batar
Ama insan uyumaz bazen
Düşünür
Geceler kısa
Çabuk geçer
Ama insan uyumaz bazen
Düşünür
Deniz masmavidir ne güzel
Ama insanlar görmez bazen
Şiirler şarkılar masallar
Ama insanlar duymaz bazen
Üzme kendini
Ümitsiz gibi
Sevenin var bak
Ne güzel
(M.F.Ö.)

Perşembe, Kasım 08, 2007

14 yıl öncemden gelene :)

kaçmaya çabaladıkça ben aşktan, aşk beni kovalıyor.
ve olmayacak gönüllere yelken açıyor...
girme sakın hayatıma, uzak dur...
çünkü,sana aşık olmak istiyor bu gönül.

Çarşamba, Kasım 07, 2007

dialog

O: rüyada susuzların gözüne dünyanın her yeri pınar görünürmüş
BEN: bazen rüyadaki pınarı dahi kuruturmuş insan, fark etmediğinden susuzluğunu... boğazı kurur dudakları kurur ve onlar kurudukça hepten söyleyemez olurmuş susadığını... susarmış.
sustukça susar... susadıkça susarmış

Salı, Kasım 06, 2007

"YALNIZIZ" demiş Umut Kızılarslan..."yalnızız"


Yalnızız...
İkimizin de sıcağı öksüz artık!
Hayatı yaşanır kılmak adına,yalancı süslerle bezemeye çalışıyoruz zamanı...
Yarınlara ikinci el mutluluklar ısmarlıyor,her yarını dün ettiğimizde koca bir hiçle uyanıyoruz...
Olmadık insanlarla üç kuruşluk muhabbetlere oturuyor,tebessüm bile etmeyeceğimiz şeylere kahkaha atıyoruz…
Ama merhemimizin adı zaman…
Tutkal kıvamında susuşları, yalnızlığın keskin tineriyle inceltip, kendi kendimize mırıldanmalara çevirdiğimizde,dudaklarımızdan dökülen yalnızca “neyaptım?”...
Ne yaptık biliyor musun?
Belirsiz bir zamire sürüldük…
Aşkın hiçbir eylemi, çekilmez bu zamirle…
(Umut KIZILARSLAN)

Pazar, Kasım 04, 2007

bana yeniden hayat verenden... bende yeri apayrı olandan...sizi çok seviyorum!!! çok!!!

Dün ,yeni bir gün ise
içinde nefes almaktır adı, bil ki yaşamın
Yaşamak, sadece bir dün ise
içinde bil ki adı ölümdür, o doğmamış yarının.
(Kerem ALIŞIK)

Nina ya bensem...???

Bastığım toprağı mı öpüyordunuz? Vurmanız, öldürmeniz gerekirdi beni!
O kadar yorgunum ki... Biraz dinlensem! Dinlenebilsem...
Bir martıyım ben... Yo, değil... Aktrisim... Öyle değil mi?
O da burada demek... İyi...
Tiyatroya inanmıyordu; hayallerimle alay ederdi hep.
Ona bakarak ben de inancımı yitirdim; maneviyatım kırıldı...
Aşk üzüntüleri, kıskançlık da bir yandan...
Yavrum için korkuyordum hep...
Miskinleştim, küçüldüm, oyunum manasızlaştı...
Sahnede düzgün yürüyemiyordum; ellerimi ne yapacağımı bilemiyor, sesimi idare edemiyordum.
İnsan kötü oynadığını hissedince ne acı duyar, bilemezsiniz!
Martıyım ben.. Yo...
Değil de... Şey, siz o sıralar bir martı vurmuştunuz, hatırlar mısınız?
Yaa!.. Böyle işte...
Gelmiş bir adam, durup dururken, laf olsun diye, yok etmiş kuşcağızı...
Tam küçük hikaye konusu...
Gene de söylemek istediğim bu değildi.
Ne diyordum?.. Evet, sahneden bahsediyordum.
Şimdi öyle değilim artık: gerçek bir artist oldum.
Şevkle, coşkunlukla oynuyorum.
Kendimden geçiyorum sahnede...
Oyunumu, herşeyimi gerçekten güzel, gerçekten değerli görüyorum artık.
Buraya geleli beri her yanı dolaşıyorum.
Hem yürüyor, hem düşünüyorum; ruhumun günden güne nasıl kuvvetlendiğini duyuyorum.
Size bir şey söyleyeyim mi Kostya, bizim işlerde, sahne olsun, yazı olsun, ün, yaldız, kurduğumuz hayaller değil, sabırlı olmak önemli; buna iyice inandım.
Kaderine katlan, inancını yitirme...
Şimdi acı duymuyorum artık, ödevimi düşündükçe hayattan korkmuyorum.
(A. Çehov-Martı)

Çarşamba, Ekim 31, 2007

ayrılıklar da türlü türlü demiştim... türlü türlü işte, tıpkı özlemler gibi...

girilir hayatlara,
gidilir birden düsünmeden
düsünülmeden cekip gidilir
"bir gün yine beraberiz" ayrılıkları vardır."asla"lardan daha iyi olan...
beklersin o "bir gün"ü, ne zaman ve neredeyse gelecegini bilerek...
"asla"larda ise beklenecek tek şey bir anda gelecek olan bir "yok oluş"tur.
Ölüm ayrılıkların da bile "bir gün yine" kavuşma ümidi varken, "asla"lar ümitsizlikle yoğurulmuştur.
değersizsen eğer...
kırılman umurunda bile degilse...
bile bile, isteyerek batırıyorsa her seferinde bıçağı kalbine...
sen onu en üste koyarken, onda daha kaçıncı olduğunu bile çözemiyorsan...
hissediyorsan eminsizliklerini...
görüyorsan umursamazlıklarını...
ve kendini "sözde özne" gibi hissettirişlerinden artık canın yanıyorsa, " bir gün yine" ayrılığını atıp bir kenara "asla"yı seçmelisin...
ve başlamalısın beklemeye ne zaman gelecegini bilmediğin "yok oluş"unu

Pazartesi, Ekim 29, 2007

ne entellektuelim(!), ne de örümcek beyinli... işte bu nedenle önce "sen"

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saatı sordu. Paşalar : «Üç,» dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

(N.H.R.)

Pazar, Ekim 28, 2007

:(((



neler oluyor bana?

içimde kocaman oldu "of"larım yine...

yine aklımda, aklımda olmaması gereken düşünceler.

yine içimdeki ben dışa vuruyor... gizlenmiyor artık.

gizlenemiyor!!!

Cuma, Ekim 26, 2007

Mehmet Eronat'tan geldi. Çok sevdim. Tıpkı... evet tıpkı...

Çok zaman önceydi.
O kadar zaman önceydi ki "zaman" diye bir şey yoktu.

İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.

Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan. Bir parçasına "dün" dedi, diğer parçasına "bugün", öteki parçasına da "yarın".
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düsünüp pişman oldu,
yarını düşünüp telaşlandı;
ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.
Farkında olmadan rezil etti bu gününü.
Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu.
Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.
Bugünü eline yüzüne bulaştırdı...

Mutsuz oldu insan.

Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı;
ama bugünü hiç yaşayamadı.

Ne yarın ne de dün!

Çarşamba, Ekim 24, 2007

tek bir "of"lama...

zaman çizelgemizin adını "hayat" koymuşuz.
ve o çizelgeden artık ben,
yoruldum
sıkıldım
bıktım
:(

Perşembe, Ekim 18, 2007

yazarken geçen zamanım, 1 dakika 24 saniye

"zaman her derde ilaç" derler.
oysa "ilaç" olmasını beklerken, hayatımızdan çalıyor.
ölüme yaklaştıkça bizler, zaman, dertlere ilaç oluyor.
unutmak istediğimiz herşeyin geride kalması için zamanın akması gerekiyor.
o aktıkça zamanımız azalıyor...
demek ki;
zaman kaybetmeden, unutmayı öğrenmek gerek...

Pazartesi, Ekim 15, 2007

MİMlenen GÜLFİDAN yine MİMlerini döktürmüş :P


bilimsel derinliklerinin diplerinde kendini kaybetmişken, benim MİMimi kırmayıp, MİMlenmeyi kabul eden GÜLFİDANa teşekkür ederim

bir MİM de ZoitsA'dan geldi :s

bu ikinci baskı olacak belki ama, ZoitsA beni mimleyince ve mim konusu da kendini anlatan bir şiir ya da dörtlük olunca, tekrarlamak istedim...
çünkü "ben"i ve "bendeki ben"i anlatmıştım burada...
eee şimdi sıra geldi yine mimlenesiceleri mimlemeye... malum; konumuz "sizi en iyi anlatan bir şiir ya da dörtlük"... veee evvvvettt açıklıyorummm
hmmm... Friedrich Camus olsun, Goddess-Artemis olsun, Zihni Örer olsun bi de GÜLFİDAN :P olsun...
mimlendiniiizz... ay aman :s öpüldünüüüüüzzz ;)
kendime göre çok değildi beklediklerim
ama "yaşam"a göre çoktu belki de.
belki de bizzat "ben" çoktum hayata.
kim bilir?