Perşembe, Mayıs 31, 2007

hokus pokus... artık sizler de çocuksunuz...



çocuk... onlar da çocuk... ve daha ne kadar çocuk kalabilecekler ki... hiç yaşayamadan çocukluklarını, geride bırakacaklar, bu en güzel olması gereken yıllarını.
hayalleri herkesle aynı olsa da, gerçekleri ne kadar farklı...
masallar gerçek olsa, sihirli bir değneğim olsa... hiç ağlayan çocuk kalmasa. bir hareketle hepsinin hayallerini gerçeklere dönüştürebilsem. önlerine en güzel yarınları serebilsem. çocukluklarını yaşamalarını sağlayabilsem. karşılığında kahkahalarını duyabilsem. birşeyler değil pekçok şey yapabilsem. bir ya da iki tanesine değil, hepsine... dünyadaki tüm çocuklara...
kalplerine sevgiyi doldurabilsem, tıkış tıkış... hepsinin saçlarını koklayıp, öpebilsem. çimlerde yuvarlansak hep beraber... bağırsak gökyüzüne avaz avaz... yağmurda ıslansak, sıcacık güneşte kurusak... oynasak, koşsak, gülsek... gülsek... gülseler... hep gülseler... gülsünler...
Sezen "aç" demiş kardelenlere... açsınlar sıcacık karlardan çıkıp... tüm soğukluğuna rağmen karın, sıcacık açsınlar... ısıtsınlar karları, eritsinler... buz tutmuş kalplerde açsınlar... yaksınlar cayır cayır... yapsınlar...

Ne senden fazlayım
Ne senden az
Aynı macerada, ayrı biraz
Gözle biçim biçim
Kalple anlar içim
Ayrı gayrı olmaz
Sen yoksan ben hiçim

Aç kardelen aç
Dağın olayım, suyun olayım
Göğün olayım aç
Her çiçeğin kar altından
Güneşe giden masalında
Yaşamak yeniden tazelenir
Yeniden anlamlanır
Işığa uzanırken kardelen
Kış rüyasından
Ümidin mucizesiyle
Sevince uyanır


Salı, Mayıs 29, 2007

30 mayısta doğan birine... doğumgünün kutlu olsunnn :-*




yalnızca dudaklarıyla değil tüm bedeniyle gülen Serdar'a nice mutlu yıllar...
iyi ki doğdun... iyi ki seni tanıdım... iyi ki...
sana burdan sunabildiğim hediyem, senin çok sevdiğin bi'şey ;)...
tadına doymadığın, hiç bir gün bıkmadığın...
seni çok çok öpüyorum veee "doğum günün kutlu olsun" diyorum.
daha nice sağlıklı, mutlu, huzurlu, güzel, başarılı vee boool çekimli yıllar diliyorummm




:) canın çekti di mi???

erkeğeme...



bende bir ben... bende bir sen...
biraz sen ben, biraz ben sen.
gülüşlerde sen
sevişlerde sen
özlemlerde sen
gözyaşında ben
sıkıntıda ben
kederlerde ben...
mavide sen
siyahta ben
denizde sen
karada ben
şarkılarda sen
hüzünlerde ben

sen hep mutlu ol bebiş...
at bana tüm ağırlıklarını.
ben taşırım seve seve,
öğrendim taşımasını.
sen hep huzurlu ol
hep iyi ol...
seni seviyorum erkeğemmm
sen hep gül!!!
(e mi?):)

Cuma, Mayıs 25, 2007

anlamıyorum...

düşündüm de...
benim dışımdakiler için ne kadar zor şey "seni seviyorum" demek.
o kadar az ki sayıları diyebilenlerin...
hele bazıları var ki,
hele "biri" var ki, söylemeli...
söylemedi.
söylemeyecek hiç belki de...
ya hissetmediğinden...
hissetmediklerinden böyle bir sevgiyi
ya da söylemek istemediğinden,
söylemek istemediklerinden...
bilmem.
ama duymak istediğimi fark ettiğinde
fark ettiklerinde,
söylemesine,
söylemelerine gerek bile kalmayacak zaten.

Iyi ki doğdun Şeref'im, iyi ki varsın...



canım nice yıllar sana...
nice güzel yıllara. kitaplarınla ve kedilerinle...
o sıcacık sesinle,
"canım" deyişinle hep huzur verdin bana. on beş yıldır dostumsun benim.
on beş yıldır sırdaşım.
on beş yıldır beni bilenimsin.
en sır olan sırlarımı içinde benimle saklayanımsın.
Orhan Veli'nin en sadık arkadaşısın.
İstanbul'da, boğaziçinde bir Orhan Veli.
"garip" değil...
ya da yorumlanan anlamda değil.
sen varsın onunla.
tıpkı benimle olduğun gibi.
seni tanımış olmak, hayatıma kattığım en büyük güzelliklerden biri.
seni çok seviyorum Şerefi'm.
doğumgünün kutlu olsun, nice nice yaşlara...
ve işte burdan sana hediyem olsun... (gerçi belki de kendime :))
sence neden bu şiir? ;)(bu arada bu fotoğraf bizzat O'nun fotoğrafı, gerçi sen benden daha iyi bilirsin ya :), güzel bir kediymiş ve 22 yıl yaşamış :))
bi'tanem, dostum, yandaşım, yoldaşım, sırdaşım...
seni parmak uçlarımda öpüyorum (ya da birazcık eğil lütfen ;))
hep mutlu ol... ve hiç ayrılmayalım...

Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle olursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür düşünür
Durursun.


ve şerefiMden bizlere...

Perşembe, Mayıs 24, 2007

her çocuk bir hayaT, her hayat bir hayaL...





biri ben, biri oğlum, biri tunusa gittiğimde bir bedevi köyünde tanıdığım Hamza... üç çocuk... üç hayat... hayaT ve hayaL arasındaki farkın bir harften ibaret olması bir tesadüf değil derim hep.
değil...
"bir varmış, bir yokmuş" ile başladı hepimizin öyküsü.
bir varız, bir yokuz...
hem varız, hem yokuz.
"onlar ermiş muradına..." denilerek sonlanacak bir masal, hepimizin hayaLi...
onlar ermiş muradına...


Çarşamba, Mayıs 23, 2007

"aşkımız" demiş yılmaz erdoğan... anladın sen onu ;)


Aşkımız iki gözlüklünün öpüşme çabasıydı;
gözlükleri çıkarmak hiç aklımıza gelmedi.
Hiç düşündün mü belkiyi
Belki, eline en yakışan takı benim elim.
Belki de en belli olacak yalan, benim söylediğim...
Belki sen ve belki ben...
Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan bir beyaz tutsaklık...
İnsan kendine iltica edebilir mi?
Ölü olarak ele geçiriliyor en sıcak insan sözleri..
Ve hüznüm bir kamu morgunda işe başladı.

aramızda 67 yaş fark vardı ama biz onunla dosttuk...

"kızım, şurda duvarın dibine bi' kadıncağız düştü, bi' bakıver yavrum..." diye seslendi balkondan yaşlı bir teyze bana, hızlı adımlarla geçerken ben balkonunun altından.
eliyle işaret ettiği yere doğru koştum. parkın duvarının dibine o kadar sıkışık park etmişti ki arabalar, zar zor aralarından geçmeye çalışarak bakındım, düşen biri var mı diye görebilmek için.
işte o an gözgöze geldik onunla. sırt üstü düşmüş, başı parkın duvarına yaslanmış, öylece duruyordu, Kafiye teyze... bir elinde işlemeli bastonu, diğer elinde de şık çantası vardı, ikisini de sıkıca tutuyordu. "yaklaşık 75 yaşlarındadır" diye tahmin ettim o an, sonra öğrendiğimde şaşırmıştım 89 yaşında olduğunu. şık bir pantolon giyinmiş, üzerinde kibar bir bulüz ve fuları vardı. saçları bembeyaz, hoş kesimliydi. dalgalı... hafif bir ruj vardı ince dudaklarında. ve o dudakları titriyordu ben yanına yaklaşıp, elimi uzattığımda ona. çantasını daha sıkı kavradı bi' yandan elini uzatmaya çalışırken bana. öyle ya yabancıydım. kim bilir neler yapabilirdim ona o çaresiz anında. tuttum elinden destek oldum ona. yavaşça kalktı ayağa. gülümsedi, teşekkür etti. elleri titriyordu. ve bir bacağını sürüklüyordu yerde. "yardım edeyim" dedim, "ne tarafa gideceksiniz?" "şurdaki marketten bir-iki parça birşey alacağım kızım" dedi. girdim koluna, ben de sizinle geleyim dedim... çok yavaş yürüyebiliyordu. "şurdaki market" dediği markete vardığımızda bayağı zaman geçmişti. ben ona kendimi anlatmıştım bile, sorduğu soruları cevaplarken.
alışverişten sonra, evine kadar eşlik ettim Kafiye Teyzeye. Poşetlerini taşıdım. salacakta oturuyordu. beni yukarı davet etti. soğuk birşeyler içmem için. yukarı çıktık. içeri girdiğimde kocaman bir fotoğraf vardı hemen sokak kapısının karşısında. siyah-beyaz... fotoğrafta genç bir bayan ve 4 erkek vardı. kadeh kaldırmışlardı ve hepsi de gülümsüyordu. erkeklerden biri... o dört erkekten biri Atatürk'tü. benim fotoğrafı incelediğimi fark edince, "eşim" dedi. "şurdaki eşim, Atatürk'ün hukuk danışmanıydı." gülümsedi sonra sıcacık.
poşetleri aldım mutfağa götürdüm. seslendi. "buzdolabında gazoz olacak, kendine koy bir bardak".
gazozumu aldım, içeri salona geçtim. pencere kocamandı. karşımda masmavi deniz görünüyordu, iki kocaman çınar ağacının yaprakları arasından. ve bir vapur geçiyordu köpük köpük... o geçen vapura bakan yalnız ben değildim. tüm şaheserliği ile topkapı sarayı, ayasofya ve sultanahmet camii de bakıyordu benim gördüğüm vapura. tam karşımdalardı. pencerenin önünde bir sehpa, sehpanın iki yanında kocaman iki koltuk vardı. birine Kafiye Teyze oturmuştu. diğerine oturdum. sonra saatlerce konuştuk. biraz benden, biraz ondan. parkinson hastası olduğunu söyledi, kısmi felç de geçirmiş ama biraz düzelmiş. yalnız yaşıyordu. eşi öleli yaklaşık 15 yıl olmuş. hiç çocukları olmamış. evlat edinmişler bir kız çocuğunu. okutmuşlar. bir subaya aşık olmuş. evlenmiş. izmir'e yerleşmiş. önceleri pek gelmese de ararmış. ama eşi vefat ettikten sonra Kafiye Teyzenin, bir daha hiç aramamış kızları onu.
ablası varmış. hala yaşıyormuş. ablasının kızları, torunları varmış. ama ablasının dışında pek kimse istemiyormuş Kafiye Teyzeyle görüşmeyi. ablası da kızında yaşadığı için, Kafiye Teyze gitmeye çekiniyormuş. gündüzleri, öğlene kadar bir kadın geliyormuş evine haftasonları hariç her gün. evini temizleyip, toparlıyor, yemeğini yapıyormuş. ama çocukları okuldan gelmeden eve dönmesi gerektiğinden Kafiye Teyzenin yanında pek kalamıyormuş.
o gün başladı dostluğumuz Kafiye Teyzeyle. her gün gittim ziyaretine okul çıkışlarımda. beni camın önünde beklerdi. el sallardı görünce. gülümserdi sıcacık. sonra ayağa kalkardı bastonuna tutunup. anlardım kapıyı açmak için kalktığını. acele etmezdim, yavaşça çıkardım basamakları ki beni kapının önünde beklerken görüp, üzülmesin diye.
birgün yine ziyarete gittiğimde, çenesinin altındaki yarayı gördüm. kollarının ikisi de dirseklerden aşağıya doğru kocaman yara olmuştu. "n'oldu Kafiye Teyze" dedim. düşmüş gece tuvalete kalktığında. kalkamamış bir daha. alt komşuda anahtar varmış. onları aramak için salona kadar sürüklemiş kendini yerde. ve çenesi, kolları o yüzden bu hale gelmiş.
sarıldım... gözlerim doldu. "yalnız yaşamanız beni çok üzüyor, her gün sizi bırakıp giderken burada, içim huzursuz oluyor. buna bir çözüm bulsak" dedim Kafiye Teyzeye... "bana güzel bir huzurevi bul bi'tanem" dedi.
vitrinlerinde, televizyonun üzerinde, evinin her köşesinde benim fotoğraflarım vardı. en baş köşede de mezuniyet fotoğrafım. gurur duyduğunu söylemişti benimle. kendimi ne kadar yüce hissetmiştim o an...
tuzlada harika bir huzurevi bulduk. kadir has öğretmenler için yaptırmıştı. yerleşti oraya ben de her hafta gittim ziyaretine. çok mutluydu. herşeyden, herkesten çok memnundu.
bir gün beni aradı... yeğenleri gelmişler, oradan çıkarmak istiyorlarmış Kafiye Teyzeyi... uzakmış Tuzla... gidip, gelemiyorlarmış her zaman.
sanki ne zaman gelmişlerdi ki ziyaretine. bi'şey demedim. karışmaya hakkım yoktu çünkü.
acıbademde başka özel bir huzurevine (diğerinden daha ucuz... artan para kendilerine kalıyordu bu arada) yerleştirdiler Kafiye Teyzeyi. çatı katında, yatalak bi başka teyzeyle aynı odayı paylaşıyordu. çatı katında olduğu için pek başka kimseyle görüşemiyordu. bana"yine o huzurevine götür beni. ayarla. burda çok sıkılıyorum."dedi. söz verdim Kafiye Teyzeye. aradım hemen tuzladaki huzurevini, üç hafta sonra mümkün dediler. sevindim. ertesi hafta ziyaretine gidemedim Kafiye Teyzenin. huzurevinin telefonlarından ulaşmak da mucizeydi adeta. ya kimse cevap vermiyor. ya da hep meşgul çalıyordu.
bir sonraki hafta gittim tekrar. danışmadaki kişi "Kafiye hanım yok artık, ailesi onu burdan alıp, başka bir huzurevine götürdü" dedi. sevindim. tuzladaki yer diye düşündüm. ama tuzlayı aradığımda orada olmadığını öğrendim.
tekrar bir ipucu bulurum ümidiyle acıbademe gittim. kimse bilmiyordu nerede olduğunu ve ona ulaşabileceğim bir tek numara vardı ellerinde o da hiç cevap vermiyordu.
haftalarca uğraştım bir küçük iz bulabilmek için. evine gittim panjurları kapalıydı. alt kattaki, üst kattaki tüm komşularına telefon numaramı bıraktım. biri gelirse, bir haber alırlarsa mutlaka bana ulaşmalarını tembih ettim. ama nafile.
iki yıl. koskoca iki yıl hiç haber alamadım Kafiye Teyzeden. oysa altı yıllık kocaman bir zaman paylaşmıştık onunla. hayal olamazdı, rüya da... altı yıl. altı yıl boyu çok güldük, çok ağladık, dertleştik. şakalaştık... hatta bir tanıdıklarının oğullarıyla tanıştırmak istedi beni. "çok iyi insanlar maddi durumları da iyi. Ali de çok kibar biri, çok yakışırsınız birbirinize" "utanırım ben Kafiye Teyze, yapamam öyle şeyler, tanışma vs gibi"dedim. kırıldı biraz :)
çalıştığım yerde zaman zaman selamlaştığım ama pek de samimi olmadığım bir kız vardı. bir gün herkesin ona "başınız sağolsun" dediğini fark edince yanına gittim. başsağlığı diledim. teşekkür etti. "yaşlıydı zaten çok, 90ın üstündeydi" dedi. "büyük teyzem olurdu. annemin teyzesi yani. birkaç yıldır huzurevinde kalıyordu" içime tuhaf bir his çöktü o an... adını sordum. "teyzenizin adı neydi?" sanki cevabı tahmin ediyordum, gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı bile "Kafiye Baysal" dediğinde...



Salı, Mayıs 22, 2007

anlamamışsın meğer... anladın sanmıştım...

içimde kim olduğunu hiçkimse bilemez.
bende ne olduğunu...
söylediğim kadar anlar ancak. hissettirdiğim kadar bilir. ve her zaman gösterdiğim kadar değildir, bendeki "o".
göstermeme engeller vardır. anlamaması içindir. bilmemesi için. bilmezse daha mutlu olacağındandır. daha mutlu daha huzurlu... yüksüz, sırsız, "off"suz...
ama beni "ben" olarak bilen, çözmüş olan, anlar bendeki yerini. bilir değerini.
sözcüklerimin altında yatan diğer sözcükleri de duyar, okur.
bilemiyorsa zaten beni tanımamıştır.
tanımadan verilen hükümler benim için hükümsüzdür.
tıpkı o tanıyamayana olan ve şu an kaybolmuş olan sevgimin, dostluğumun, sırdaşlığımın, "ben"liğimin hükümsüz olduğu gibi...

Cuma, Mayıs 18, 2007

erkek büyüktür dişiden, yok yok dişi büyüktür erkekten... yok ya erkek eşittir dişi... eee geçiniz effennim geçiniz bunları yahu!!!


hay çenem düştü zaar. yazasım tuttu frutti :P dişisel takipçilerimden gelen yoğun talep nedeniylen "erkek figürü" koydum. zira biraz da bizim gözümüz gönlümüz bayram etsin dediler. (oldu mu gülizciim, he he ;))
zati bu ülkede ve hatta dünya genelinde biz kadınları düşünen kim? tüm eylemler erkeklere. hiç mayo reklamı afişinde bi' erkek görülmüş müdür acep? :P
zavallı sefil köle isaura modundan çıkamıyoruz bi' türlü. her bi'şeye koştur dur. bi' organ farkı nelere sebebiyet veriyor ncik ncik ncik!!!
halbuki dolaylı da olsa "güç bizdeeeee shiraaaaaaa" ama gel gör ki eşitlik dediğimiz garipsel yaklaşım sadece dışımızdaki canlılarda mevcut. hatta dişilerin yüce olduğu canlı türleri bile var ki; bkz: kapkara dul örümceği... gerekli işlemi yaptıktan sonra yiyor adamı afiyetlen :P.
bizcileyinler genelde "yenilen" modundayız. yiyorlar yiyebildikleri kadar. maşallah yenilmekten pek de şikayetçi değiliz bizler de. alacaksın çatalı bıçağı... oh... kesip kesip yiyeceksin vallaaa :)
ama nerde biz de o yüzsüz yüreeeek?
neyse işte budur olay. nesne mesne mesaneden ibaret görülüyoruz diye şikayet edeceğimize, objelik yapışkanını atsak ya üstümüzden. yüklem de özne de bizden oluverse fena mı olur feminen dostlarım he sorarım size?
aynıyız, insanız... aynı talepler ve arzlar mevcut içimizde. ne diye erkeklerinki doğal bizlerinki ayıp ola ki? "kadın kısmının elinin hamuru" derler, ahçıların (aşçıların :)) %90ı erkektir ama. hangimizin eli daha hamurlu he?
herşey bizde söyleyeyim de. hepimiz kulak ardı etsek bi' süre "auvvvv" deyişleri, zamanla alışılır nasılsa, doğal olana, olması gerekene. cinsel, işsel, mesleksel, dilsel, gezisel, evrensel sınırları aşma vakti... heeeey bilim genleri çözüyor, dna'lar çözüldükçe çözülüyor... biz halaaa xx kromozomlarıyla xy kromozomlarını tartışıp nefes tüketiyoruz. "tüüü" bize. gerçekten de "tüüü"...

öpücükkkkkkkkkkkk (hatta "-cük"süz. kocaman bir "öpüş")


"mucuk" hayata...
hayatımı hayat yapanlara...
"mucuk" en derinden, en yerinden...
"mucuk" oğluma.
"mucuk" sevdiğime
"mucuk" sevdiklerime, sevenlerime...
"mucuk" anlayanlarıma, dostlarıma...
"mucuk" tiyatroma...
"mucuk" kendime...
öpmek öpülesi herşeyi...
"seni seviyorum" demek tüm sevdiklerime.
henüz buralardayken,
uzaklara gitmemişken.
solurken hayatı mis gibi.
"mucuk" sizlere...
"sizi çok seviyorum"
"seni çok seviyorum"
"mucuk"

sulu.ben :P



su oldum akıyorum işte... kattım kendimi derin ve uzun bir nehire. önce battım en dibe. sonra tekrar yüzeye çıkıp, kulaç attım delice. küçük bir kaya parçası vardı tam ortasında neh'rin. yüzdüm oraya. attım kendimi üstüne. şöyle bir baktım etrafıma. ne kadar uzun, ne kadar geniş bir akarsu... nereye yüzmem gerek ki?... ne anlamı var ki çırpınmanın. çırpınsan da boşa, nasılsa götürüyor seni dilediği yere. bıraktım kendimi yine buz gibi akan suya. sadece uzandım bu sefer. tüm ağırlığımı kattım ona. taşısın götürsün dilediği yere. zaman geçtikçe, su oldum... kattım kendimi ben de ona... akıyorum şimdi onunla. mutluyum çağlamakla. bazen köpük köpük, bazen yavaş yavaş akmakla...
kısacası, "ohhhhhhhh" :)
hee bu arada, saatim nasıl ama ;)

Perşembe, Mayıs 17, 2007

benden bu kadar... yeter artık...

sürekli benim uymam gerek insanlara. hep başkalarını anlayan ben olmalıyım. anlayışla karşılayan. arayan, soran...
sevdiğini söyleyen hep ben olmalıyım. özür dileyen. alttan alan. hep ben olmalıyım yapılan bir hatayı üstüne alan.
sıkıldım çok...
anlaşılan olmak istiyorum biraz da. biraz da benim gözümden bakılsın şu lanet dünyaya. biraz da aranılan ben olayım, sorulan.
bana söylenilsin biraz da sevildiğim. benim de hakkım, benim de ihtiyacım var duymaya güzel sözleri.
benden de özür dilenmeli. hatalar kabullenilmeli. biraz da bana uymalı çevremdeki insanlar.
artık ben yokum. oyunbozanlık yapıyorum. tek başıma kalsam dahi kendime göre yaşamakta kararlıyım. bencillik yapmak istiyorum artık. bencil olmak... sevgide, aşkta, arkadaşlıklarda...
özgür şimdi herkes benimle ilgili davranışlarında. isteyen söyler sevdiğini, isteyen özür diler, anlamaya çalışıp, benim gözümden bakmak isterlerse hayata, kendileri bilir...
ben haklarımı doldurdum. kimseye "sevdiğimi" söylemeyeceğim bundan böyle. kimse için üzülmeyeceğim. kimseden özür dileyip, kimseyi anlamaya çalışmayacağım. güzel sözcüklerimi kendime saklayacağım. kendimle çok mutluyum. ben beni çok iyi anlıyorum. kendimi çok iyi tanıyorum. neler beklediğimi çok iyi biliyorum.
ben beni seviyorum. dileyen sever dileyen gider... bana çıkan yolları da, benden çıkan yolları da açık ola!!!

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

yaşasın bağımsız "edi" cumhuriyeti!!! :P

Bugün bambaşka olacak... kendime yepyeni bir yol buldum. vakit kaybetmeden yola koyuldum.
yeni bir yöne yepyeni yönlerimle yöneldim.
ne sevdiklerim ne sevmediklerim...
ben bunu kutlar, bu akşam içerim.
gönlüme çok söz söyledim. en sonunda laf dinlettim.
gidenlere "hoşçakal" kalanlara "şerefe" dedim.
gelmek isteyenlereyse vize koydum... :)
ben, benim ülkem'im. sömürgeden kurtuldum, kendi cumhuriyetimi kurdum.
sınırlarımı ben çizdim, başkenti "beynim" seçtim.
"gönlüm" en önemli şehrim ama yönetimi beynime devrettim.
başlıca madenlerim, fiziki özelliklerim, rüzgarlarımın yönleri, mevsimlere göre deniz sıcaklığım...
hepsini ama hepsini belirledim.
bir de milli marşım var. onu da Duman'dan seçtim...
Kendime geldim geleli dostlar
Olamam kimyese düşman
Hiç şüphem yok
kefenim sağlam
İçerim ben bu akşam
Sesleri duydum duyalı dostlar
Yola çıktım yeni baştan
Acelem yok hedefim sağlam
İçerim ben bu akşam
sloganım da belli: mutluluğa LAyİKim, LAyİK kalıcam :)
yepyeni bir yönetim, yepyeni bir ülkeyim...
şimdi özgür özgür hepinizi rahatça öpebilirim. :)
"mucuk" tüm dostlarıma, anlayanlarıma, anlamayanlarıma...
sadece Nakhar'a biraz tükürüklü olacak ama "muculks" :P

Salı, Mayıs 15, 2007

özgürlüğüm hapsolmuş...

tutsak almış gönlüm beni.
herşeyimi...
aklımı fikrimi, yediğimi içtiğimi, gördüğümü dinlediğimi...
söylediğim şarkılar bile onun seçimi.
o izin vermezse gülemiyorum
"hayır" derse ağlayamıyorum.
kimi, kimleri düşünmem gerektiğine bile o karar veriyor.
sözcüklerim bile bana ait değil, tercümanlık yapmak sadece benim görevim.
nereye gidip, nerde kalmalıyım, o söylüyor.
ne kadar koşup, ne zaman durmalıyım...
"git" demem ya da "dön" demem, diyemem, o izin vermedikçe.
emri olmadan, ne sevebilirim ne de unutabilirim, özgürce...
hapsolmuşum gönlüme.
isyanlardayım bu yüzden.
ya salıversin artık beni
ya da idam etsin, artık yeter...

animateur...





VAZCAYDIM :) DEMİYORUM!!!
SÖÖLEMİYORUM BUNDAN BÖÖLE! ALLAH ALLAAAAAHHHHH

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

az önce yeni yazımı yazdım...
bloğuma tekrar bir göz attım.
çocukluk şarkımın olduğu video görüntüsünde yepyeni bir kare gördüm.
onu ben yüklemedim.
"99 lufballons", benim ilk uzun metrajlı şarkımdı.
çocukluk yıllarımın anısıydı.
oysa o yeni karede bambaşka bir şarkı daha vardı...
başka bir anıya ait.
nasıl orada olduğunu anlamadım ama yine de açıp dinledim işte.
beni yine benden alıp "o tepeye" götürdü...
o sözler, o sözcükler...
"liebe ist..."
(...)
Gute Nacht, mein wunderschöner,
Und ich möcht mich noch bedanken.
Was du getan hast, was du gesagt hast,
Es war ganz sicher nicht leicht für dich.
Du denkst an mich, in voller Liebe,
Und was du siehst, geht nur nach vorne.
Du bist mutig, du bist schlau,
Und ich werd' immer für dich da sein,
Das weiß ich ganz genau.
(...)
Wir sind zwei und wir sind eins,
Und wir sehn die Dinge klar.
Und wenn einer von uns gehen muss,
Sind wir trotzdem immer da.
Wir sind da, wir sind da, wir sind da.
(...)
LIEBE IST
SO WIE DU BIST...

sakarya yoluculuğunda

yollardaydım bugün yine. ve her ne hikmetse, yollarda olduğum her zamanda, beynim sanki normalin üç dört katı daha fazla çalışmakta.
görmediğim şeyleri görüp, duymadığım şeyleri duyuyorum yollarda. bilmediğim sandığım, bildiklerimi fark ediyorum.
hatalarımı tartıyor, ağırlıklarına göre sınıflandırıyorum.
doğrularımın üstünde durmuyorum bile, aklıma geldikleri an gidiyorlar yine.
savaşımı düşünüyorum. yaşamla olan dövüşümü...
ne için, kim için, kiminle, nelerle dövüştüğümü...
değerleri, değmezleri...
daha ne kadar dövüşmem gerektiğini...
gücümü...
tek başıma, kimseye belli etmeden yaptığım mücadelelerimi...
ve aşk'ı...
en çok da "aşk" geliyor aklıma yollarda...
belki dinlediğim şarkılardır nedeni, bilmem ama...
en çok "aşk"layım o yollarda...
asya'nın ilyas'ı düşündüğü gibi... ya da asya'nın aşkı tarttığı gibi, tartıp duruyorum kafamda.
aşk'ı özlüyorum o yollarda... bana olan aşk'ı, bende olan aşktan daha çok özlüyorum.
aşk "al gülüm, ver gülüm" değil belki ama biraz da olsa, daha iyi olurdu aslında.
severken sevilmek... sevilirken sevmek...
bittiğinde çift taraflı bitmesi. başlamadıysa çift taraflı başlamaması...
özlem yoksa eğer, hiç kimseye olmaması... hiç kimsede olmaması...
kokular özlenmese mesela... sesler... gülüşler... gözler...
sevişmeler özlenmese mesela... dokunuşlar... okşayışlar... öpüşmeler...
mutlu anlar özlenmese mesela... onunla olduğun zamanlar özlenmese...
özlemeyen özlenmese...
severken sevilmek, sevilirken sevmek...
başlamadıysa da çift taraflı, bittiyse de...
özlenmediğini bile bile özlemek ne acı.
aranmadığını bile bile aramak istemek...
düşünmediğini bildiğin halde düşünmek...
yollarda aşklayım... yollarda hayatla...
yollarda yepyeni hayatlar, yepyeni insanlarla...
aynı yerden aynı yere o yollarım...
oysa, her yolculukta ben yepyeniyim, bambaşkayım

Cumartesi, Mayıs 12, 2007

ya nina "ben"di ya da "ben" nina'ydım... çehov beni nerden tanıyordu ki? yoksa o bir kahin miydi? nina mı ben, ben mi nina...?

biten bir gün daha...
bu günde de bir çok ben vardım bende. ama hepsi mutluydu bu "ben"lerin.
güneş içimdeydi tüm gün. renkler sarmıştı beni. kıpır kıpırlardı mırıldandığım tüm şarkılar.
nina'ydım bugün... puma'ydım biraz da. macbeth de vardı biraz. biraz da ofelia...
biten bir gün daha... güzel bir gün daha...
nina'ydım dedim ya...
"bastığım toprakları öptüğünü neden söyledin bana? öldürmeli beni... bir martıyım ben... hayır!...."
nina'ydım bugün... ve fark ettim ki, "nina" benmiş meğer, ben de nina... ne kadar bendendi tüm kelimeler. gözlerim dolduğunda, yaşlar yanaklarımdan süzüldüğünde, "ne kadar güzel oynuyor" denmiştir belki de.
oysa "nina"yım ben zaten ya da nina "ben".
bir "martı"yım ben... öldürmeli beni... bir martı... hayır, hayır bir aktristim ben...


Perşembe, Mayıs 10, 2007

ne "gel" derim ne "kal" ne de "dön"... herkes kendi kararında özgür BENde


kimseye zorla "gel katıl bana" demem. kimseye de "git". herkesin kendi seçimi. ister dost olsun, ister sevgili.
beni tanıyanlar bilir, hayata bakışım nedir, ne değildir? an'larını yaşadığımız şu "yaşam" denilen kavgada herşey birgün miş'li geçmiş olacak nasıl olsa...
gelmiş. görmüş. sevmiş. gitmiş...
bu kavganın içinde sürüklenirken ben toz duman, yumruk yumruğa ya da bazen sadece ağız dalaşıyla, hayallerime ulaşma çabamdır güç veren bana. kimseden değildir bu güç. ya da herhangi kimseye... her hayat kendinedir. kendindedir. başka hayatlar gelip geçer ya da gelip kalırlar onda, o kadar.
bana katılanları "hayat"ım saymamın nedenidir bu zaten. hayatıma girdiysen, hayatımdasındır... "hayat"ımsındır artık.
bundandır kimseye "gel katıl bana" ya da "git hayatımdan" dememem.
ve işte bu yüzdendir gidenlerden "geri dön"melerini istememem.

minik erkek büyüyor... :)


minik aşkım,
"yazılımcı" olmak hayalin, bir de NBAde oynamak...
(zaman nasıl değişti. eskiden, doktor olmak, polis olmak, öğretmen olmaktı, geleceğin hayalleri çocuklar için.)
bi' de aşık oldun, o kadar büyüdün mü ki minik fare?
her yerde hep "selen" :)
dilerim tüm hayallerin gerçekleşir bebeğim. bi'tanem.
sen hep iyi ol... sağlıklı ol... mutlu ol... yeter bana!!!
her seçiminde, her kararında hep yanındayım böcüğüm. minik kuzum, tatlı oğlum, herşeyim, en sevgilim...
o küçücük ellerin ellerimdeyken, o minicik dudakların yanağıma değmişken, dünyada soluyan en mutlu varlık oluyorum oğluşum...
seni çok ama çok seviyorum

Çarşamba, Mayıs 09, 2007

yardım et bana yüreğim!!!

yüreğimi yıkamak, temizleyip boşaltmak istiyorum.
tekrar hayatın yüzüne dönebilmek, hayatı öpebilmek için.
içi öylesine dolu ki...
öylesine ağır...
taşıyamıyorum.
dışarı atmak, akıtmak gerek,
ne varsa düne dair.
yer açmak, yenilere...
ve bu kadar ağırlarını almamak tekrar içeriye...
bu sefer kontrol etmek, girmek isteyenleri...
herkese, herşeye açmamak kapılarını...
söz dinlese bari.
oldum olası başına buyruktur çünkü.
bilmiyor, anlamıyor, dinlemiyor hiç kimseyi.
ne varsa katıyor kendine.
kattıkları bir bir acıya dönüşüyor sonra içerde.
görmüyor.
göremiyor.
devam ediyor taşımaya.
aşkı taşıyor sanıyor gururla.
"sevgi yük değil" diyor yorulsa da
fark edemiyor, taşıdığının artık aşk olmadığını,
sevgi olmadığını...
gittikçe ağırlaşan sızılar taşıdığını...
o ağırlıktan kamburlaştığını göremiyor.
bilemiyor.
bilmek istemiyor...
nefes nefese çırpınıyor.
tüm gücüyle uğraşıyor...
herşeyiyle...
ter damlaları sanıyor gözyaşlarını.
"değer terlemeye" diyor.
ısrarla devam ediyor taşımaya, yük saymadığı ama artık yükleşmiş duyguları.
belki de biliyor, inanmak istemiyor.
kendini kandırıyor belki de.
kandırmaya çalışıyor...
bende ama artık söz.
izin vermem bundan böyle bu kadar yorulmasına.
"duydun mu yüreğim???"
"artık benim dediğim olacak.
taşıman gerekenleri ben söyleyeceğim bundan böyle sana.
yorulmaman için daha fazla.
değişmeyecekleri alacağız, katacağız sana.
dönüşmeyenleri acıya.
dimdik taşıyabileceksin onları artık.
soluk soluğa kalmadan.
dişlerini sıkmadan.
terlemeden.
terlediğini sanmadan.
yanmadan.
acımadan.
ağrımadan.
hadi yardım et bana!
temizleyelim içini.
yıkayıp akıtalım dışarı acıları.
atalım omzundan hepsini.
yardım et bana yüreğim.
hem senin hem benim için.
yardım et...
yardım etmeme izin ver.
yakalayıp hayatı, öpmek için.
bu kadar yük varken içimizde
nasıl yetişebiliriz ki koşar adım uzaklaşan yaşama?
izin ver yüreğim...
yardım et biraz
izin ver lütfen bana!!!"

Salı, Mayıs 08, 2007

ZİNCİRleme hayaller...




takılıyor her yere son günlerde, bileğimi saran zincir.
allak bullak ediyor aklımı...
hayaller geliyor gözlerimin önüne.
unuttuğumu sandığım, unutmak istediğim hayaller...
bir göl var o hayallerde...
sakin
mavi
hafif bir rüzgar esiyor gölden bana, yüzüme...
gözlerimi kapatıp soluyorum mis gibi.
bir çay
bir kahve
ve sigara paketleri var masada.
göle doğru bakıyor yönüm.
bir ses kulaklarımda
bir el ellerimde
bir sıcaklık bedenimde...
göle bakıyorum... ta ki,
dudaklarıma dudaklar değip de gözlerim kapanana kadar.
bir zincir var bileğimde.
takıldıkça her yere bir kaç gündür, hayallere dalıyorum.
bir tepe var hayalimde
en üstünde İstanbul'un
köprü bir yanımda
aşk diğer...
karşımda bir mezarlık...
göğümde yıldızlar, pırıl pırıl...
kulaklarımda bir ses
bir şarkıya eşlik eden.
ellerimde bir el
bedenimde bir sıcaklık...
mezarlığa bakıyorum... ta ki,
dudaklarıma dudaklar değip de gözlerim kapanana kadar.
bir zincir bileğimde, son günlerde bir yerlere takılan...
takıldıkça bana bir şeyleri hatırlatan.
hayaller kurduran.
bir ev var hayalimde...
önünde bir ağaç.
camlarında parmaklık
camdan bakınca bir yatak...
yatakta biri...
uyuyan...
cama vuruyorum.
uyanıyor...
beni içeri alıyor.
sarıyor.
yatağa yanına uzanıyorum.
sarılıyorum sıkıca ona.
başı göğsümde.
başımın üstünde pencere.
pencereden bakıyorum.
masmavi gökyüzü görünüyor, parmaklıkların arasından.
kulaklarımda bir nefes, huzurlu.
ellerimde bir el...
içimde mutlu bir şarkı.
gökyüzüne bakıyorum... ta ki,
dudaklar dudaklarıma değip, gözlerim kapanana kadar.
bileğimde bir zincir, her yere takılıyor son günlerde.
takıldıkça hayaller kurduruyor.
haylimde biri
ne esmer ne kumral
gülüyor.
ağlıyor.
sarıyor beni.
"hep" diyor...
şarkı söylüyor.
elleri ellerimde
bedenim sıcacık
içim huzurlu.
gözlerimde gözleri
gözlerine bakıyorum.
aşkı görüyorum.
aşka bakıyor gözlerim... ta ki, dudaklarını dudaklarımdan ayırıp
"hoşçakal" diyene kadar.

Pazar, Mayıs 06, 2007

şaştım kendime ama sevdim kendimi, böyle hissedince :)

bende önemli olan birinin hayatında "önemli" olduğumu sanırım hep. ya da önemli olmayı hayal ederim belki de ne bileyim...
sonra bir cümlesiyle anlarım ki ve anladım ki; hayatındaki "diğerlerinden" pek farkım yok. onlar neyse ben de o'yum. ve onlar ne oldularsa şimdi onun için, ben de öyle olacağım birgün.
eskiden olsa çok üzülür, kendimi değersiz hissederdim. şimdi öyle değil. onu fark ettim.
artık "O" da sıradanlaşıyor bende. hayatımda "özel" olmayan, "diğerleriyle" aynı oluyor. sadece yolu hayatımdan geçen biri.
nasıl olsa yollar sonsuz... ve yeni yollar geçecek benden öyle değil mi?

Cumartesi, Mayıs 05, 2007

bana...

hadi bebeğim... dön sırtını yine acılara... bırak arkanda kalsınlar.
madem ki yok edemiyorsun...
alıştın yalnız aşmaya. daha güçlü olmak gerek. çok daha güçlü...
dön arkanı, boşver.
seviş hayatla
hayatını "hayat" yapanınla
bırak arkandan baksın sana tüm can yakanlar...
acıların, ağrıların, sızıların...
güçlü ol
çok güçlü...
neleri yenmedin ki
nelerin üstesinden gelmedin ki tek başına...
neleri atmadın ki arkana...
hadi bebeğim biraz daha gayret...
biraz daha...

Cuma, Mayıs 04, 2007

demek öyle...


yanlış insanlara değer verdiğimi, mutlu etmeye çalıştığımı, hatta sevdiğimi, "ama" bağlacıyla başladığım cümlelerle kendimi rahatlatmaya çalıştığımı fark ettikçe, daha da daraltıyorum çemberimi.
siz ,onlar zorda kalmasın, huzursuz olmasın, üzülmesinler diye uğraşıp durmuşsunuzdur. maddi, manevi, ne geldiyse elinizden gücünüz yettiğince yapmışsınızdır... ve bir bakıyorsunuz ki, bir tek cümleyi bile çok görebiliyorlar size.
karşılık beklediğimden değil, karşılığı olsun diye de değil yaptıklarım, ancak bu kadar da "hiç" hissettirilmez ki...
biraz daha sert olsa kalbim... daha kırıcı... "hayır" demeyi öğrense.
çok kırgınım şu an, en ummadığım kişiye.
bu kırgınlığım geçici değil... parça parça oldu yüreğim. kendimi "enayi" gibi hissediyorum. belki de enayiyim, bilmiyorum.
işin en ilginç tarafı, nefret etmeyi öğreniyorum...

Perşembe, Mayıs 03, 2007

gerçek dost'a... Osman'a...



ve doğumgünümün, hatta geçmiş ve gelecek doğumgünlerimin en güzel hediyesini verene kocaman sıcacık bir teşekkürr... öyle bir hediye ki... düşündükçe her seferinde yenilenen. kendimi güçlü hissettiren.

sıcacık bir cümleyle gelen... "ne zaman istersen, telefonum 24 saat açık, ihtiyacın olduğunda ara" diyen ve bunu tüm kalbiyle söyleyen bir "dost" hediye etti bana. "kendini". bu cümleyi bu kadar içten ilk defa duydum. ilk defa emin oldum, hep yanımda olabileceğinden birinin.

nasıl tanıştık? nerde tanıştık?... tanışmamız gerekmiş. yollarımızın kesişmesi gerekmiş. iyi ki de kesişmiş.

enerjisiyle enerji veren, gülüşüyle gülüş veren, sözcüklerle bile eğlenen Osmanım'a, kameramanıma, Osi'me "seni çok seviyorum" diyorum "iyi ki doğdum, iyi ki doğdun, iyi ki doğduk"

yolun yarısıysa eğer benim için de 35, bir turu daha var dünyanın, yolumu yarılamaya










tramvaya yetişmek için koşarken annem, düşmüş... ve ertesi gün sabaha karşı beklenenden 17 gün önce dünyaya gelmişim.
konuşmaya 9 aylıkken, yürümeye 10 aylıkken başlamışım...
ve o gün bugündür hiç durmadan konuşuyor, hiç durmadan yürüyorum.
hem öğretmen hem öğrenciyim. hem anne hem çocuk...
hayatı seviyorum ama yaşamayı pek değil...
en güzel günlerim 0-7 yaşım arasında ve üniversite yıllarımda kaldı.
hatalarım çok oldu, doğrularım da. kimi zaman doğrularım hataydı, kimi zaman da hatalarım doğru.
yaşadıklarımdan, yaptıklarımdan pişman olduklarım oldu zaman zaman. "keşke"ler o yüzden var hayatımda... ama "iyi ki"lerim de var ve yenilerini ekliyorum şimdi onlara.
yalanlar da söyledim gerçekleri de... yalanlar da duydum gerçekler de...
sevdiğim oldu sevmeyenimi, sevildiğim oldu sevmediğimden. hem sevdiğim hem sevildiğim de oldu. sevmeyi çok sevdim ve hep de seveceğim...
nereye harcayacağımı bilemeyecek kadar çok param da oldu, beş parasız kaldığım zamanlar da.
paylaştım paylaşabildiğim herşeyimi paylaşmaya layık olanlarla da olmayanlarla da...
canım yandı çok. kayıplarım oldu. en acıtanıysa Ugi'min gidişiydi. hayatım değişti. hayata bakışım... Ugi'mi, anneannemi, dedemi, mehmet dayımı ve cikcik'i çok özlüyorum...
yerlere göklere sığdıramadığım mutluluklarım da oldu...
gözyaşım çabuk aktı kendimi bildim bileli, hala da çabuk akar, sevinçten de hüzünden de acıdan da...
gülüşlerim de boldur, kimi zaman en derinden kahkahalar, kimi zaman can'ı gönülden gülücükler, kimi zaman da sadece gülümseyişler...
kızdıklarım da oldu ama kavgalarım hep kendimleydi.
affetmek de özür dilemek de vardır hayatım da.
genelde "neysem o'ydum" ama maske taktığım günlerim de oldu tabi.
şiirler yazar şiirler okurum... şarkılar dinler, şarkılar söylerim.
en çok baharı severim. güneşi...
sonbaharla sonbahar olurum, kışla kış... ve biliyorum, dünyaya vedam ya sonbaharda olacak ya da kışın.
"ömrüm ne kadar?" herkes kadar biliyorum, bu sorunun cevabını. "kendin için hedeflerin, yapmak istediklerin?" denirse eğer, oğluma mutlu olacağı bir gelecek sunmak, nasıl ve neyle mutlu olacaksa... tiyatroya son nefesime kadar devam etmek, sahnelerde kendimden geçmek... birgün adımın önünde "prof. dr." yazması...
sevilmek... ve çok sevmek... hepsi bu!
işte hepsi bu...

3 Mayıs...

başladığı noktadan 34. kez geçiyor bugün dünya. beni yanına katalı tam 34 yıl oldu. ne iyi ki doğdum, ne de iyi ki varım. varlığım sadece bir can var etmeyi yapabildi. canımdan can, kanımdan kan olan...
onun dışında, sadece döndüm işte... dünyayla... döndükçe saydım turlarını...
beni bilenlere, anlayanlara şu sözüm; "iyi ki sizler varsınız... hepinizi çok seviyorum!!!"
şimdi kendime bir hediye vereyim.
Sezen'den bir şarkı olsun. beni bana anlatsın...
içinde biraz "ben" koksun. bi' parça "ben" olsun...
benden bana hediyem olsun...

Bazen daha fazladır her şey
Bir eşikten atlar insan
Yüzüne bakmak istemez yaşamın
O kadar azalmıştır anlam
O zaman hemen git radyoyu aç bir şarkı tut
Ya da bir kitap oku mutlaka iyi geliyor
Ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar
Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor
Bir şiirden bir sözden
Bir melodiden bir filmden
Geçirip güzelleştirmeden can dayanmıyor
Yıldızların o ışıklı fırçası azıcık değmeden
Bu şahane hüzün tablosu tamamlanmıyor
Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor
Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

Salı, Mayıs 01, 2007

giriş yok az biraz gelişme var, sonuç ise ı ıh... öylesine bir yazı...

kimse kimseyi dinlemiyor. kimse kimseyi anlamıyor. ortalık allak bullak. eline bir pankart alan bir meydan arıyor. buldu mu hemen slogan atıyor. kimsenin kimseye tahammülü yok. komşular bile düşman kesilmiş durumdalar birbirlerine. herkes "ben daha doğruyu, en iyiyi biliyorum" havalarında ama kimsenin bi .ok bildiği yok. ekonomi- mekonomi, darbe falan, enflasyon, deflasyon hikaye. herkes başa örtülen 900 cmkarelik bir örtünün derdinde. o örtüyü örtenler de, örtmeyenler de... tüm bunlara neden olup asıl görülmesi gerekenleri bu yolla örtüyorlar. ama bizler halaaa aynı tas, aynı hamam.
laiklik gidiyor elden. aman şeriat gelecek. başını örtme, kıçını aç. incil dağıtıyorlar, hadi keselim... gibi ne'idüğü belirsiz komik ve bi o kadar da garip dialog, trialaog, polilog(!) ve hatta bazen monologlardayız.
nerdeyse "icad edilecek" bile bi'şeyin kalmamış olduğu, bu akıl-fikir çağında, tanrının boş vaktine gelmediğimiz apaçık ortada. zira bizlere ne akıl ne fikir ihsan eylemiş.
insanlarımız ölüyor... kimi açlıktan. kimi ilaçsızlıktan, doktorsuzluktan... birileri gözümüzün içine baka baka ve hatta sırıta sırıta bizleri soyuyor, donumuza ramak kaldı... laik olan ve laik kalmasını dilediğimiz Türkiye Cumhuriyetinin kuş bakışı görüntüsünün ölçeği fark etmeksizin, siyasi ve fiziki olarak değiştirilmek isteniyor. bizbize fikirlerimiz özgürken bizi yönetmeye layık gördüğümüz (!) insanlar devreye girince o fikirler birbirine düşman oluyor.
boynumuza kendi ellerimizle takmışız tasmalarımızı, bir sağa, bi sola verip duruyoruz. onlar da sağolsunlar arada bir çıkarıp bizi bir ağaç dibine işetiyorlar hepsi bu.
ben derim ki madem "köpek" olmayı seçmişiz-ki böyle görünüyor- o zaman hiç değilse "sokak köpeği" olalım. özgür yaşayayalım. birarada. sahipsiz. güçlü... ve o seçilesi yönleri bozuk, yöneticilikleri kokuşmuş, asıl bize muhtaç olanların eline tasmamızı vermeyelim. ama diyorsanız ki, "ne köpeği, biz insanız. ayıp etme"... e tabi ki... deeee o zaman da lütfen insan olduğumuzu, düşünebildiğimizi, aptal olmadığımızı gösterelim. 3-4 logodan birine basmak zorunda olduğumuz o mecburi "evet" damgasının sonunda yeniden bu günlere dönmeyelim. aklı hür irfanı hür vicdanı hür'sek eğer, bu komik, saçma sapan, bizim dışımızda herkesin suratına pis bir sırıtışı konduran, o garip oyunlara gelmeyelim...

deee.... kime "evet" diyelim? :(