Çarşamba, Aralık 30, 2009

yeni gidişler... yine vedalar...


gitmeler...
ah o gitmeler!
hem can yakar,
hem de hayal katar hayatlara.
gidenin değil, gidilenindir özlem aslında çoğunlukla.
ama ben?
ya ben gidince?
İstanbul özler mi beni, bilmem.
ama ben her fırsatta kapatıp gözlerimi,
denizi soluyacağım.
dalgaları dinleyip,
martılara simit atacağım.
şairin dediği gibi,
gemilerin o masmavi patiskayı yırtışları
bembeyaz köpüklerle imzaladıkları,
yakamozların ışıldadığı,
o sular gelecek gözlerimin önüne.
sonra sesler...
insanlar,
koşuşturmalar,
küfürler,
kavgalar,
kahkahalar...
tam karşımda Ayasofya...
altı minaresini göreceğim yine Sultan Ahmet'in.
Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçeceğim motorla
ve geçerken Kızkulesi el sallayacak bana yine gülümseyerek.
gitmeler...
ah o gitmeler!
özler mi İstanbul da beni,
benim onu özleyeceğim gibi?
kalbimin her vuruşunda biraz daha yaklaşan "hoşçakal"ıma,
cevap verip: "yine gel, mutlaka gel" der mi peki?
peki ya gerçekten,
gerçekten, sayılı günler çabuk geçer mi?

Pazar, Aralık 27, 2009

-mıymış meğer



"ayrı dünyaların insanlarıyız" derler ya hani,

biz seninle öyle bile değiliz, farkında mısın?

apaynı dünyayı yaşıyor,

tıpatıp havayı soluyoruz.

sevgimizi mecburiyetlerimize sunuyoruz, sevdiğimizden...

ve boşa atıp tutuyoruz,

boşa meydan okuyoruz hayata...

"biliriz kıymetini biz aşkın" diyerek,

bildiğimiz bir dilin,

bilmediğimiz sözcüklerini kullanıyoruz.


Perşembe, Aralık 24, 2009

Bebeklere...

dünyayı tanımak için bir "anne" seçtin.
o anneye SENİ verecek bir de "baba".
gelip solumak, yaşayıp görmek istedin.
acıkmayı, susamayı, gülmeyi, ağlamayı tanımak.
sarılmanın, öpülmenin hatta öpmenin tadına varmak istedin.
iyi-kötü ne varsa biz'lerin gördüğü, yaşadığı; onları yaşayıp, bilmek istedin.
karşılıksız sevginin güveninden, çıkar sevgisinin kokuşmuşluğuna olan o iğrenç yolculuğu yaşamaya bile razıydın bizler gibi.
kokunu annene sunup, babana naz yapmak istedin.
bir aşktan doğup, aşkla büyümek istedin belki.
hatta belki birgün "aşık" olmayı bile...
bu sözlerim sana minik bebek, dinle ve anla dünyayı...
ninni söyler gibi anlatmak isterdim sana tüm bunları.
kim bilir belki de başarırım, ne dersin?
hayatta "doğrular" ve "hatalar" vardır.
hataların hata olduğunu herşey bittiğinde fark edersin ve çok geçtir.
doğrularıysa yaptığın an bilirsin.
zor gelse de acı verse de yaptığın şey doğruysa eğer "kaskatı" ve "tavizsiz" olmalısın.
ama şu var minik bebek, doğrular da hatalar da neye göre tesbit edilmiştirler?
kime göredirler?
en "oh" dediklerin doğru, en "vah" dediklerin yanlıştır.
benim "oh" dediğime bir başkası "vah" diyorsa "doğru" mudur o "oh"um, "hata" mıdır?
havaya attığın bir metal paranın ardından sorulan "yazı mı tura mı?" sorusunu "doğru mu, yanlış mı" yapmak kadar anlamsızdır "doğru"lar ve "yanlış"lar.
sen doğrusun ama ben yanlışım.
ya da ben doğruyum ama sen yanlış.
belki de biz doğruyuz dışımızdakiler yanlış.
yanlış olan bizsek eğer, doğrular çirkinmiş demek.
kafanı mı karıştırdım minik bebek?
karışmasın hiç...
sen hep "doğru"sun...
o yüzden de yakışmıyorsun "bu yanlış zamana, bu yalan hayata, bu hatalara bulanmış dünyaya,ikiyüzlü insanlığa.
"sen "doğru"sun minik bebek "yanlış" olan bizleriz.
bizler, yani senin dışındaki herkes.

sevgili Mustafa Lüleci'den bana...

sevgili Mustafa Lüleci,
mesajınızı öyle sevdim ki, bloğumda aynen paylaşmak istedim.
tüm güzel sözcükleriniz için çok teşekkür ederim. her ne kadar benim için çok abartılı cümleler olsa da cümleleriniz, ben içlerinden gerçekten layık olduklarımı seçtim ve gönlüme iğneledim.
sevgiyle ve hep mutlu kalın...


bir beyaz orkideyi, şahsında ebedileştirmek nasıl bır duygu can...

beyaz orkide, bir direnişin degişimin ve arınmanın öyküsü.. hem de zincirlerini şakırdatan bir kölenin özgürlük bagımsızlık öyküsü. direnerek degişerek arınarak özüne dönerek kendi hemcinslerıne vakurluca, erdemlice mücadele tekniği geliştirerek örnek olma azminin savaşı..
rehberlik ederek kendi doğal şartlarına meydan okuyarak sevgıyle yaşam iksiri sunanların öyküsü.
beyaz orkide, orkidelerın en degerlisi, en zor yetışenı ve ve masumıyetın asaletın zerafetın estetıgın vakarın sabrın emegın hoşgorunun sembolu olan çiçeklerın en naifi en ulusu .
beyaz orkideyi anlamlı kılan tarıhı ve genetık dokusundakı asaletı ve zerafetı ve gorguyu taşıyan olaganustu şartlarda cocuklugunu genclıgını gecırerek çileyle olgunlaşan ve bir gelecegi inşa etmek için tanrı tarafından gorevlendırılmış dramın basrol oyuncusu .
hergecenın yenı tanlara gebe olması gıbı sevgiyle yogrulan, yogunlaşan, arınan ve sevgının nirvanasına tırmanan bır tuna yuregıne sahıp bir devrimcinın oykusu.
sevmeyı bılen sevdıgı ıcın her turlu cılgınlıgı goze alabılen bır yurek.
yasadıklarıyla kendını farkeden ve gecmışıni unutarak gelecegını sevgıyle kurmaya calışan salıha bır annenın oykusu.
tek dostu sevgi olan ve sevgisine sıgınarak, guvendıgı insanların bılgısı ve bırıkımınınden onyargısızca aklını kullanarak kendını yenıleyen ve dost bildiği düşmanlarıyla mucadele etmeyı ogrenen zekı ıdrakı ırfanı ve yuregıyle hayatın getırdıklerıne meydan okuyarak sevgının zaferını nirvananın kalesıne dıken sevda selinin öyküsü bu.
farkını farkettıkce, sevgının aşamıyacagı engel kalmadıgını gordukce, gelecegını kuşatan şartlara göre hayatını dizayn ederek destan yazacak manevi mimar olan bır yigit asenanın öyküsü.
o nedenle beyaz orkıdeler cok ozel ve anlamlıdır .
yetıştıgı ortam yetıştırenler ve sahıp olanlar ıcın cok özeldirler.
nazenın bır ortamda çiçek açtırılarak, sevgı çınarının golgesınde, aroması ve rayıhasıyla hayat verdirilerek ve yaşam iksiri sunularak, usarelerın yeşertilmesi gerek ki kazanan sevgıler olsun .
ilahı komedyanın gorevlendırdıgı ınsanlar toplumun manevı mımarı olarak yaşam mucadelesı verebılsınler. asil zarif naturel ve guzel olunca, cesur kararlı ve metın olunca
ve uckura endekslı beyınsızlerın bedenının kırletemedıklerı bır sevgıyle yogunlasınca, sevdıgını ve sevıdilgını hıssettırmesı...
varlıgı kazanc yoklugu ıse kayıp sayılmalı hersey ve herkes ıcın.
yolun hep aydınlık, yolculuğuna eşlik edenlerin hep aydın ve doğru olsun can.

Çarşamba, Aralık 23, 2009

şşşt Dünya!!! sana diyorum, sana... mesela ;)


bir turun daha bitmek üzere...
bu turlardan otuz altısına ben de eşlik ettim, daha kaç turunda beraberim seninle bilmiyorum. yeni turlarının benim için de güzel olmasını diliyorum.
aslında bu turlar için çok dileğim var ama dilek olarak kalacaklarını bile bile dilemek istemiyorum.
tüm çirkinlikleri üzerinden atsan, mesela...
gülmeyi bilmeyip, başkalarının gülmelerine engel olanları, minicik canlara bile kıyabilenleri silkelesen üzerinden...
sevgiyi aşkı bilmeyenleri, dinlemekten ve anlamaktan bi'haberleri, düşünme üşengeçlerini ayıklasan kendinden.
sıradanlıkları, fabrika üretimi görünüp de "kendi" olmaya korkan korkakları...
-mışım -mişim, -mıymışım -miymişim taklitçilerini temizlesen...
gözü dönmüşlerle gözü doymazları yok etsen.
başka hayatlardan, kendi hayatlarına renk katmak için, kendilerini söz sahibi sananları, onların yerine karar verenleri dağıtsan, savursan uzay boşluğuna...
kalbi ile dili çelişenlerle, beyni ile dili çelişenlerin dillerini sustursan mesela...
sustursan ve sadece beyinlerinin ya da kalplerinin seslerini duyabilip, gerçek sözlerini anlayabilsek biz de...
sevgi ile aşk ile "kendilerinde" yaşayanların yaşantılarında "ayıp" denen "yasak" denen hiç birşey kalmasa. onlara karışanlar için kullanılsa bu "tabir"ler mesela.
özenecek hayat bulamasa hiç kimse, özenilesi olsa zaten herkesin hayatı kendince.
görmelerini sağlasan insanların,
duymalarını...
hissetmelerini...
ve görülen, duyulan, hissedilen her yaşam, duyan gören ve hissedenleri mutlu edecek türden olsa.
"maske" takma yaşını 6-7 yaşlarından alıp, 80li yaşlara çıkarsan mesela...
ve o maskeler sadece ölümün renksizliğini silmek için takılsa.

yok yok... biliyorum; dileklerim gerçekleşemeyecek türden.
o yüzden dilemiyorum.
sadece içimden tekrar ediyorum.
gerçekleşme ihtimali olanları ise, bu sefer "keşke" ile başladığım cümlelerle değil, "lütfen" diye başladığım cümlelerle istiyorum senden.
yine "dilek" olarak kalacak olurlarsa, bir dahaki sefer için cümle başında kullanacağım kelimem hazır nasıl olsa,
bi' de onu denerim...
yine olmadı diyelim,
e o zaman da emrederim ;)

ne güzel bir hediye verdin bize...


çok teşekkür ederim sana...
seni, dün akşamı ve gülücüğünü, tüm gün dudaklarından düşürmedi.
oğluşumu ve dolayısıyla beni, öyle mutlu ettin ki...
doğru sözcükleri bulup, yazamıyorum bile.
nasıl iyi geldin ikimize de...

Salı, Aralık 22, 2009

kayboldum sanmayın sakın!

kimim, neyim umurumda değil artık.
korkum yok, cesur da değilim.
içimde kocaman bir sevgi AŞKa,
kocaman bir aşk sevgiye...
küçücük bir umut geleceğe,
uçsuz bucaksız bir özlem geçmişe...
doğruları yapmaya hasret, hatalarla yaşamaya mahkumum.
istediklerime uzak, istemediklerimin yüzlerinde soluğum.
kaç kere daha kapanıp açılacak kalp kapakçıklarım bilemem ama kapandıkları an, bi' daha açılmamak üzere;
görülemeyecek yine kapalı kapakçıklar ardındakiler.
bana aitlerim bende,
benim yaşattıklarım benle, girecekler yer altına.
hep beraber çiçek açıp, yeşerteceğiz rengi solmuş dünyayı.
mutluluklarımla mutsuzluklarım savaşamayacak o vakit.
ve savaşın galibi olamayacak kötü taraf.
"hiç YOKmuştum sanki" olacak.
"hep vardım"ı ben bileceğim yine, hep BEN bilmiş olduğum gibi.
oğlum ve aşkımı alıp içime, götüreceğim...
hiç cesurca taşıyamadığım kadar güçlü taşıyacağım yanımda onları.
hissedecekler büyüklüğünü tutkumun ta uzaklardan.
görecekler gözlerimin ışıltısını, ışık yılları mesafelerden bile, her gece gökyüzünde.
kaybolmak mı?
asıl yeni ulaştım kendime.
asıl şimdi ben'im işte.
asıl var'ım diyebileceğim zamanı buldum sonunda.
ve bu zamandan sonra artık;
kendimi yaşayıp,
kendime öleceğim.
kendimi sarmalayıp, kendimle dövüşeceğim.
kendimi boşverip, tek kendimi önemseyeceğim.
mutluluğum nerdeyse,
nereye saklanmışsa kahkahalarım, asıl şimdi bulup dudaklarıma çıkaracağım hepsini.
bana dargın gözyaşlarımın gönüllerini alıp, onlarla da barışacağım.
bu zamandan sonraki zamanımda ben,
yani edi.ben;
"kime ne bu benim hayatım"lara karışıp,
bu "kime ne"lerin tadını çıkaracağım.

Pazartesi, Aralık 21, 2009

içim acıyor


içim sarı, rengim sarı...
kayboldum hüzünlerimin arasında. hiç birşey tat vermez oldu. herşeyden, herkesten uzaklaşasım var.
bir gidiş gerek bana... uzaklar gerek yeniden.
yalnızlığıma en güzel bahaneleri, bilmediğim insanların arasında, yabancı göğün altında buluyorum.
bilmediğim bir dilde çok daha rahat ağlıyorum.
ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

Pazar, Aralık 20, 2009

(u)mutsuzum

olmak ya da olmamaksa bütün mesele,
ölümü "sadece uyumak"lıktan azad ettim.
hayattan bir an önce kurtulmak için,
tüm gücümle yaşamaya karar verdim.


Perşembe, Aralık 17, 2009

Gregor Samsa'ya...


bir sabah uyansam ve bebek bulsam kendimi.
hayata yeni başlamış,
yepyeni yolları
yepyeni insanları
yepyeni hayalleri olan bir bebek...
ne aşkı tatmış,
ne ayrılığı yaşamış...

Çarşamba, Aralık 16, 2009

(h)içsel bir masal

Bir varmış, birden yokmuş
çooook derinlerde atan bir kalp varmış. bu kalp bulunduğu yerden hiç memnun değilmiş. tepelere, daha yükselere çıkmak istiyor, daha güçlü çarpmak istiyor. hayallerini gerçek etmek için tüm gücüyle tırmanmaya çabalıyormuş. ama nafile. olduğu yerde çırpınıp duruyormuş.
masal bu ya, bir gün bir melek gelivermiş derinlere. ta kalbin yanına kadar inmiş. geçmiş karşısına ve başlamış izlemeye kalbi. kalp meleği görür görmez sevinmiş. ümitlenmiş.
- hoşgeldin bana. çok mutlu ettin beni. madem bir meleksin, anlarsın halimi.
melek gülümsemiş;
- söyle bakalım neymiş derdin, belki sana yardım edebilirim.
- yükselerde atmak istiyorum. göklere kadar yükselmek. bulutların arasından geçip, yıldızlara ulaşmak...
- bu gerçekleşmesi çok zor bir dilek. dur bakalım, elimden geleni yaparım.
kalp daha hızlı çarpmaya başlamış sevinçten.
- lütfen taşı beni sevgili melek, tut elimden, uçur hayallerime.
melek yaslanmış kalbe ve itmeye başlamış tüm sihriyle. o ittikçe kalp yerinden oynamış, başlamış yuvarlana yuvarlana yükselmeye.
sevişlerce tırmandıktan sonra
yorulmuş melek;

- izin ver birazcık dinleneyim. nefes nefese kaldım. ne kadar da ağırmışsın.
kalp bir kahkaha atmış keyfinden;
- e o kadar aşk taşıyorum içimde. ne kadar hafif olabilirim ki... demiş Meleğe.
biraz soluklandıktan sonra melek, yeniden başlamış kalbi itmeye.
kırmızılar bitmiş önce, beyazlar görünmüş. beyazların ardından maviler, mavilikler...
kalbin içi iyice kıpır kıpır olmuş umuttan.
- mavileri de geçince yıldızlardayız. n'olur biraz daha dayan.
ama meleğin gücü tükenmiş. zaten yapacak çok işi varmış. bir kalbe bu kadar çok zaman ayıramazmış. hem neden ayırsın ki... alt tarafı bir kalp. milyonlarcadan yalnızca biri. onun özelliği ne ki...

ellerini çekmiş bir anda kalpten.
- üzgünüm, yapamayacağım. gitmem gerek acilen.
demiş ve uçuvermiş kalbin yanından.
kalp ne olduğunu bile anlamadan başlamış gerisin geri yuvarlanmaya.
canı acıyormuş her dönüşünde, paldır küldür inerken yeniden derinlere.
- ama çok acıttın canımı, bu haksızlık, ben sana "gel" dememiştim ki, sen kendin gelmiştin vurduğum yere...
diye seslenmiş ardından, hızla kanat çırpan meleğine.
melek çoktaaaaan uzaklaştığından, duymamış kalbin tek sözcüğünü bile.
kalp başını kaldırmış düşerken, gökyüzüne.
önce mavilikler silinmiş gözlerinden, sonra beyazlar yok olmuş.
kendini yeniden kırmızıların içinde bulmuş.
üstelik eski yerinden de olmuş.
şimdi çok daha mutsuzmuş.
- çarpmaya mecbur açıp kapıyorum kapakçıklarımı ama bundan böyle sesimi duyamayacak hiç kimse.
demiş ve dalmış gitmiş en derinlereee...
o gün bugündür kimse duymamış atışını zavallı kalbin.
ara sıra ağlamaları duyulur derinlerden yalnızca. fark edince birilerinin onu duyduğunu, hemen telaşlanıp kapar elleriyle yaralarını. durdurur gözyaşlarını.

yalnız kalbin masalı bitmiş mi bitmemiş mi bilinmez ama
biz yine de geleneğe uyup, bitirelim masalımızı mutlu sonla.
gökten üç elma düşmüş,
biri masalı yazana
biri okuyanlarına
biri de meleğin başına...

Pazartesi, Aralık 14, 2009

küçük bir hatırla(t)ma...


kimseye zorla "gel katıl bana" demem. kimseye de "git".
herkesin kendi seçimi.
ister dost olsun, ister sevgili.
beni tanıyanlar bilir, hayata bakışım nedir, ne değildir?
an'larını yaşadığımız şu "yaşam" denilen kavgada,
herşey birgün miş'li geçmiş olacak nasıl olsa...
bu kavganın içinde sürüklenirken ben toz duman, yumruk yumruğa
ya da bazen sadece ağız dalaşıyla,
hayallerime ulaşma çabamdır güç veren bana.
kimseden değildir bu güç.
ya da herhangi kimseye...
her hayat kendinedir, kendindedir.
başka hayatlar gelip geçer ya da gelip kalırlar onda, o kadar.
bana katılanları "hayat"ım saymamın nedenidir bu zaten.
hayatıma girdiysen, hayatımdasındır,
"hayat"ımsındır artık.
bundandır kimseye "gel katıl bana"
ya da "git hayatımdan" dememem.
ve işte bu yüzdendir,
gidenlerden
"geri dön"melerini istememem.

Cuma, Aralık 11, 2009

dilediğiniz sorudan başlayabilirsiniz!!!


A)
açılım
kapanım
ölüm
ayrım
gözyaşı
türk
kürt
afgan
kenyalı
çocuk
zengin
silah
para
bencil
fikir
B)
aşk
sen
ben
gökyüzü
umut
sıcaklık
ayrılık
hüzün
boş-luk
SORU: yukarıdaki sözcüklerden anlamlı cümleler kurup, cümlelerden oluşan paragraflar üzerinde düşünüp, yorum yapınız!!!
CEVAP: neden?

Salı, Aralık 08, 2009

Pazartesi, Aralık 07, 2009

seni çok seviyorum Şair Abü... iyi ki varsın bu dünyada... hep çok mutlu ol, sözcüklerinin beni mutlu ettiği kadar çok...




Ağzında Girit Yasemini
senin ülkende cüceler vardı boyları hüzünden kısalan
donmuş gözyaşları
kurumuş otlar ve adını anımsamadığım bir sürü hüzünlü şey vardı
hüzün programlanmıştı bilgisayarlara bile
babanın bir beyin cerrahının tamir çantası olduğu
söylentisine gelince
bence kuru iftira
ama yukarılık kompleksini kimden kaptığı bilinmiyor
annense bir şişenin içinde batık gemileri
bekleyip durmuş yıllarca
kiralık kardanadamlarla çıkmış küf rengi yolculuklara
ve kadınlar hamamında ayyaş bir ayı gibi bayıldığı gün
seni doğurmuş hiç yokken sen hesapta
a benim caretta carettam
a benim yürek vuruğum
buna da şükür
çünkü bir yılkı atı gibi
bırakmışlar seni çocuk çocuk suluboya çıkmaz sokakta
keyiflerine bakmışlar gelsin eğlence gitsin ça ça ça
sen küçücükmüşsün insanlara bakmışsın bakmışsın her yan sönük yıldızlar ormanı
bir şeyleri sevmek istemişsin alışırken dünyaya
dişlerini göstermişler kırmışlar termometreni
insan insanın kurduymuş bre
kesekağıdına sarmışlar seni
narbülbülün kafese ayçiçeğin çöplüğe
bir duvarın sıvası gibi dökülürken bana rastlamışsın
dur demişsin
dur hadi dur yaşamım sil baştan
ben demişim
'severim severim sevmesine de seni
eski bir hüzünle
durmadan büyür içimde bir Girit yasemini'
yaklaşmışım
ve deniz atmışım dudaklarımla dudaklarına
Akgün Akova

Pazar, Aralık 06, 2009

içimden gitmişsin

bugün ismin geçti bir dost sohbetinde.
hem de benim dudaklarımdan çıktı adın.
ilk defa bu kadar yabancı geldin bana.
sanki ilk kez duyuyordum seni.
ilk defa senden bahsederken birileri, hızlanmadı kalbim.
soluğum kesilmedi,
yüzüm kızarmadı.
susup bir kaç dakika,
iç çekip derin derin,
bir iki dize okumadım şiirlerinden, ilk defa.
anladım ki;
sen bana en büyük kötülüğü,
içimden "aşk"ı almakla yapmışsın.
bunca yıldır tek tutunduğum,
tek güç aldığım "aşk"ını,
benden çalıp kaçmışsın.

Cumartesi, Aralık 05, 2009

Çehov'uma...


bir sözü sahiplenip, salıvermiştim yüreğimde beklettiğim martıları.
sonra fark ettim, toplanabilecek saçlarım yoktu benim.
aşk kadar,
sevişmeler kadar kısalardı.
tüm beyazlarım kirlendi,
mavilerimle dargınım şimdi.

Cuma, Aralık 04, 2009

bana ne bana ne... yazmiiicaaammm işte...


yazmamak üzere yazılmış bir yazı bu.
yazılmamış olmak için.
iş olsun diye bile değil, sırf yazılmış gibi dursun diye...
hiç birşey sunmaz okuruna, zaten okuru da yoktur hani. varsa da bilir, okusa da olur, okumasa da'yı.
sıkılmış, bunalmış, yorulmuş ve kararsız kalmış birinin kelimeleriyle uğraşmaktansa, gereksiz kelimelere yer verip yazmış olmaktır bütün niyeti parmakların.
torba doldurmak amacı gütmeden, bir son, bir hedef belirlemeden.
bir şeyler sunmadan, bir şeyler beklemeden.
çevresinde olan acı olaylara tepki göstermeyip, mutlulukları paylaşmayan bir yazı.

yazanı anlatmaya çalışmadan anlatan bir yazı.
sıkıcı bir yazı.
ama düşündürten bir yazı. en azından yazanı.

yazarken, yazmadıklarını, yazamadıklarını enine boyuna düşündürten bir yazı bu yazı, yazanına hatta yazamayanına.
daha bu kadarını yazamazken bile sıkıldım.

ve burda yazamayışıma bir son vererek,
kendimi bugünümle meşgul olmaya davet ediyorum.
"yaz dostuuuummm... nilılıllılılı güzel seevmeyenee adaaam deeenirrr mii?? dılılılılıı..."

Pazar, Kasım 29, 2009

ben... bende... ben de...


Königs Strasse'de, 2 Mayıs akşamı, tramvaya yetişmek için koşarken annem, düşmüş... ve ertesi gün sabaha karşı beklenenden 17 gün önce dünyaya gelmişim.
konuşmaya 9 aylıkken, yürümeye 10 aylıkken başlamışım...
ve o gün bugündür hiç durmadan konuşuyor, hiç durmadan yürüyorum.
hem öğretmen hem öğrenciyim. hem anne hem çocuk...
hayatı seviyorum ama yaşamayı pek değil...
en güzel günlerim 0-7 yaşlarım arasında ve üniversite yıllarımda kaldı.
hatalarım çok oldu, doğrularım da. kimi zaman doğrularım hataydı, kimi zaman da hatalarım doğru.
yaşadıklarımdan, yaptıklarımdan pişman olduklarım oldu zaman zaman. "keşke"ler o yüzden var hayatımda... ama "iyi ki"lerim de var ve yenilerini ekliyorum şimdi onlara.
yalanlar da söyledim gerçekleri de... yalanlar da duydum gerçekler de...
sevdiğim oldu sevmeyenimi, sevildiğim oldu sevmediğimden. hem sevdiğim hem sevildiğim de oldu tabi.
tüm sevgisizlere, sevmeyi bilmeyenlere, beceremeyenlere inat, ben sevmeyi çok sevdim ve hep de seveceğim...
nereye harcayacağımı bilemeyecek kadar çok param da oldu, beş parasız kaldığım zamanlar da.
paylaştım paylaşabildiğim herşeyimi paylaşmaya layık olanlarla da olmayanlarla da...
canım yandı çok. kaybettiklerim oldu. en acıtanıysa Ugi'min gidişiydi. hayatım değişti. hayata bakışım...
Ugi'mi, anneannemi, dedemi, mehmet dayımı ve cikcik'i çok özlüyorum...
acılarım kadar yerlere göklere sığdıramadığım mutluluklarım da oldu...
gözyaşım çabuk aktı kendimi bildim bileli, hala da çabuk akar, sevinçten de hüzünden de acıdan da...
gülüşlerim de boldur, kimi zaman en derinden kahkahalar, kimi zaman can'ı gönülden gülücükler, kimi zaman da sadece gülümseyişler...
kızdıklarım da oldu ama kavgalarım hep kendimleydi.
affetmek de özür dilemek de vardır hayatımda.
genelde "neysem o'ydum" ama maske taktığım günlerim de oldu tabi.
şiirler yazar, şiirler okurum... şarkılar dinler, şarkılar söylerim.
en çok baharı severim. güneşi...
sonbaharla sonbahar olurum, kışla kış... ve biliyorum, dünyaya vedam ya sonbaharda olacak ya da kışın.
"ömrüm ne kadar?" herkes kadar biliyorum, bu sorunun cevabını. Ama gittiğimde bu dünyadan, arkamdan "belle" çalınsın ve "yumurtalı patates kızartması" yenilsin isterim. vasiyetimdir kalanlarıma...
şimdilik her turunda, yepyeni bir yılı ekleyerek yaşama, dönmeye devam ediyorum dünyayla güneşin etrafında.
an'larımı topluyorum sabırla ve o toplamın adına "hayatım" diyorum, yarınımın merakıyla...

Cuma, Kasım 27, 2009

C'ye cevap Ç ile olsun



Ben uyurken
Duvarıma tırmandın
Güllerimi yoldun.
Ve bütün şikâyetin
Sen uyurken
Bahçene girenlerden.
Özdemir Asaf

Perşembe, Kasım 26, 2009

yaş 35... ne yarısı Nilgün'üm... daha yeni başladık yaşamaya... sen, ben ve Banuşka

Bir yılı daha geride bıraktın işte Nilgün'üm. hayatlarımız birbirine karışalıysa tam on iki yıl oldu.
Banuşka'm ve Nilgünova'm, sizi çok seviyorum.
Yıllar dışımıza eklenip dursun,
içimiz hep aynı yaşta, sabit...

Banu'mun Nilgün'e aldığımız Cahit Sıtkı'nın kiatbına yazdığı son cümle geldi aklıma şimdi.
yaş 35'le ilgili;
"amaaannn 35, 36,...42.... bize ne fark eder... koy biiip biiiiipine, rahvan girsin" :)

ve istek şarkımızla sonlandırıp yazımı, daha nice mutlu yaşlar diliyorum Nilgün'üme.
"... ööömüüürrr çiççççeeekkk kadarrrr narin, biirrr gün kadaaar kısaaaaa... aaağlamaaa değğğmezzz hayaaaat bu gözyaşlarınaaaa... lay la la lay la la aaağlaaamaa değmezz hayaaaaattt bu gözyaşlarınaaaaa..."

Afrodit'in Aynası


TBMM'de, Birleşmiş Milletler Kalkınma heyetiyle toplantı yaptık.
Kadınların, kadınlarımızın hakkında konuştuk uzun uzun. Şiddete maruz kalmalarından, cinsel istismarlarından... Hatta aile içi cinsel istismarlarından konuştuk.
Bu konuda ne kadar çok söyleyecek sözüm olduğuna şaştı kaldı herkes.
Ne kadar çok konuştum.
Ne kadar sert konuştum.
Ne kadar sahip çıktım kadınlarımıza.
BM heyeti de, çalışma arkadaşlarım da inanamadılar kurabildiğim empatinin büyüklüğüne.
Oysa ben hiç "empati" kurmadım.
Hiç...

Pazar, Kasım 22, 2009

bi' başarbilse-m-(k)

bu nasıl bi'şeydir böyle. neden tadına doyulmuyor ki güzelliklerin... neden tadına varılmıyor...
bitecek nasılsa... herşey...
gördüğün, bildiğin, söylediğin, işittiğin, dokunduğun, sevdiğin, sevmediğin herşey...
oysa daha burdayız. ve henüz burdayken yapmak gerek yapılması gerekenleri, söylenmesi gerekleri söylemeli.
sevmeli, sevdiğini söylemeli...
sevildiğini duymalı...
sarılmalı yok oluşlara inat.
sımsıkı... her bir hücre hissedilircesine sarılmalı...
öpüşmeli... dakikalarca. nefessiz kalırcasına.
sevişmeli... tenler karışırcasına... bütün olurcasına...
gülmeli durmamacasına... ağız dolusu gülmeli.
ağlamalı... silmeden yaşları... süzülüşlerini izlemeli yaşların, en güzel yüzlerden süzülüşlerini. tuzlu tuzlu öpmeli o yaşları... o gözleri öpmeli.
dokunmalı dokunulası herşeye.
sevmeli
sevdiğini söylemeli
sevildiğini duymalı
bilmeli...

Pazartesi, Kasım 16, 2009

merak ediyorum

gününü selamlamak için, yatağında gözlerini açarken,
kendine açık bir çay koyup, içine üç şeker atarken,
saçlarını tararken, dişlerini fırçalarken,
ayakkabılarını bağlarken...
kalabalıklara karışıp, koşar adım yürürken,
kaçıracaksın endişesiyle, bir motora koşarken,
dirseğini dayayıp masaya işyerinde, yapacağın işleri planlarken...
bir şarkıya dalıp gidip, ellerinle ritm tuttuğunu fark ederken...
gökyüzünü seyredip, bulutlara dokunurken,
kırlangıçlara selam verip, martıları okşarken...
sözcüklerini bir kağıda dökerken,
Andersen'den bir masal okurken...
konuşurken, düşünürken,
sadece susarken,
bir sürüyken ya da kendinle yalnızken...
şaşkın ördeklere gülüp,
sürpriz doğumgünlerinde ağlarken...
kim bilir belki öpüşürken,
hatta belki de sevişirken...
yani;
doludizgin yaşarken,
hayatı solurken...
geliyor muyum acaba hiç aklına,
kocaman gününde, bir kaç saniyeliğine de olsa...

Perşembe, Kasım 12, 2009

Gülleri duyamayan Exupery, "Küçük Prens"e onlarla ilgili ne öğretebilir ki...

dudaklarımı çekip aldım bugün saçlarından,
kanatlarını kopardım kanatlarımdan.
ne sözcüklerinle konuşuyor ne de gözlerinden bakıyorum dünyaya.
gittiğin yerler, gördüğün yüzler umurumda değil artık.
masallarını sildim kitaplarımdan,
gülüşünü da karıp harflerine.
dokunuşlarını temizledim üzerimden,
nefesini de katıp içlerine.
ellerinin kokusu sinmişti ellerime,
yıkadım tuzlu denizlerde.
göğünden topladım uçurtmalarımı,
güvercinlerini kovaladım kalbimden.
parmakizlerimiz kalmış bulutlarda,
yağmurlar yağdırdım şehre, sırf bu yüzden.
güneşinin sarısını,
bencilliğinin grisine serpiştirdim, yok ettim.
sevişmelerimizin mavisini,
yalanlarının karasına buladım, erittim.
günlerimin beyazını,
aşkımın gökkuşağına boyadım...
önce altından geçtim
sonra, seni kendimden silkeledim.

Salı, Kasım 10, 2009

"ne umdum, ne buldum"culuğa son!!!

hiç bi'şey beklendiği gibi olmak zorunda değil.
belki tam tersi gerçekleşecek umulanların. ya da daha güzeli belki de.
alışmak lazım, öğrenmek lazım, "hayalkırıklığı" başlığını çıkartabilmek için yaşamımızdan.
eğitmek lazım, ruhumuzu ve zihnimizi.
hayallerimizi eğitmek lazım. vaadlerimizi... umutlarımızı... hedeflerimizi...
cesaretimizi, korkularımızı bile hatta... eğitmek lazım.
bilmeliler ki çıkılan yollarda varılmak istenenlere ulaşabilmek kadar, onlardan uzaklaşmak da mümkündür. bilmeliler ki başka'lıklar karşılayabilir yolun sonunda onları. bambaşka'lar belki de.
o yüzden eğitmek lazım...
...kendimizi.
"keşke"lerden sıyrılabilmek için. her ne kadar sonunda "iyi ki"siz kalmak da olsa, "iyi ki"sizlik, "keşke"lilikten çok daha iyidir bence.

Perşembe, Kasım 05, 2009

dedim ya; bu yazı saçma sapan, yapar satar çatal sapan...



karmakarışık duygularla dolu bi' yazımın daha başlangıcındayım işte.
naçizane tavsiyem, tansiyon, kalp, şizofreni ve paronaya gibi sorunlarınız varsa sahifeyi şu anda terk-i diyar eyleyiniz, zira dokunabilir saçmalıklarım ve karmaşam.
evet şimdi gelelim bizzat barındırdığım karmaşamı açığa vurup sizlerle paylaşma egoma...
ben bi' kaç zamandır tutunmaya çabaladığım hayatın savurduğu tuhaf ve bi' o kadar da dikenli yollarında yürüyüp, batan dikenleri toplu tüfekli iğnelerle çıkarmaya çalışırken bedenimden, beni o yollara savuran hayatın aslında ne kadar vurdumduymaz olduğunu öğrenmekle ve dahi zannımca beni hiiiç takmıyor olma durumunun farkına vardıkça kendimle darıldım. küstüm. barışmaya da pek niyetli değilim.
işte yine aynı yolda dargın dalgın yürürken karşıma kendimle barışmamı tavsiye eden nice olay çıktı. ama fakat ve lakin bu durum benim daha bi' fazla karmaşıklaşmama vesile oldu. zannımca barışmam pek bi' zor.
neden mi,
çünkü kendim beni çok kırdı. hafife aldı. dalga geçti. eğlendi. üzdü. iki yüzlülük etti.
hal böyleyken ben nasıl olur da affedebilirim ki kendimi di mi ama?bu nedenle kaşlarım çatık, suratım asık ama içim karışık bakıyorum kendime.zaman zaman tek kaşımı kaldırıp daha bi' sert, daha bi' vahşi oluyorum. acımasız ve dahi düşmanca tavırlara bürünüp takmıyorum kendimi açıkçası. kapalıcası ise pek bir değeri yok bende. kendim kendimi umursamıyor ve dahi sevmiyorum artık.
ancak aklıma bunlara neden olan ve akıııp giden hayat geldikçe beynim uyuşuyor resmen.
nasıl bu kadar soğukkanlı oldu beni bu derece üzerken.
ve neden yaptı???
neden???
sanki zorla "beni sev" mi demiştim ben ona?
madem 6 milyar aşkı vardı beni niye "tek aşksın" diye kandırdı. ve hemen akabinde, bana böyle dedikten sonra yani, başka aşklara kucak açtı...
hakkı tabi, açacak ama her fırsatta bana "yalnızlığımı" göstermesi neden???
az mı geldi acaba kalbimin kırıkları, içimin acısı??? daha çok oyup gönlümü, kalıcı iz bırakmak mı niyeti?
ne yapmaya çalışıyor ve ne yapmamaya???
oysa ben hayata herşeyimi verdimdi. istese daha neler vermezdim ki...
sitem değil benimkisi, bi' hesaplaşma... kendimle yapılan. ve kendimi anlayabilmem için sorduğum sorular bunlar yalnızca. yoksa, hiç bir anlamı yok bu sözcüklerimin.
sözcük, adı üstünde. söz bile değiller ki. -cük ekiyle küçülüp küçülüp ufacık olmuşlar, minicik ve boşa söylenilen bi' şekle bürünmüşler. öylesine boşa ve öylesine minicikler ki, görünmüyorlar gözlere.
görünmediklerinden ciddiye alınmıyorlar bile.
öyle ya da böyle çıktılar işte sözcüklerim. dışarda olmak istediler. çıkardım onları. koştursunlar bakalım özgürce.
nasıl olsa ne görenleri, ne de anlayanları var. meydan onların. özgürlük onların.
bu sefer de sözcüklerimi saldım çayıra, e hadi mevlam kayıra...

BENCİLLİKlere...


döktüğümden beri içimdekileri günyüzüne,
herkes kendini aklamak, sıyrılmak derdinde.
kimse benim gözlerimden bakmıyor.
bir kelimeye takılıp, istedikleri yöne çekiştiriyorlar o kelimeyi.
suçlayacak birini arıyor herkes.
benim yıllar boyu ne hissettiğim değil önemli olan, onlar için,
onların şu an neler hissettikleri.
can bildiklerimin "en kötü hisseden benim, en doğruyu yapan da..." tavırları
beni onlardan koparıyor.
yapayalnız bırakıyor.
"yaşıyorduk ne güzel"lerdeler hala.
o zamanlarda "yaşıyorduk"un çoğul ekinde yer almadığımı görmek istemiyorlar.
kurulu düzenlerini bozan bu kadın, hayattan akıp gidiyor.
ellerimi uzattım onlara, tutmak yerine,
el sallıyorlar bana uzaktan.
yıllarca neden sustuğumu, kendilerince yorumluyor,
yüreklerini hafifletecek bahaneler çıkarıyorlar altından.
oysa ben susmamıştım ki,
şimdiki kadar açıkça söylememiş olsam da,
anlaşılabilir açıklıkta anlatmıştım bunu onlara.
arkalarını dönüp gitmişlerdi,
yine tutmamışlardı ellerimi.
söyleyecek o kadar çok sözüm var ki...
kırmamak için kalplerini, susuyorum.
ve her susuşumda,
yıllar önce neden ellerimi tutmak istemediklerini daha çok anlıyor,
onlardan uzaklaşıyorum.
kimin ne düşündüğü, ne yapıp ne yapmayacağı,
kiminle konuşup, kime darılacağı umurumda bile değil.
ben yalnızca geçmiş yıllarımı çöpe atıp,
gelecek zamanlarıma sarılmak istiyorum.
onlardan ne empati, ne "vah vah"
sadece huzur bekliyorum.

Salı, Kasım 03, 2009

çünkü; ALIS GRAVE NIL!!!

Uzaklar girse de araya, başka canlar, başka hayatlar girse de...
Dil susmak gözler kapanmak istese de.
Dudaklar kitlese de kendini gerçeklere,
kokular uçup anılar yok olmaya başlasa da...
"Sevgili" umursamadan, bu sözleri bir kenara atsa da.
Hatta belki, okuyup sana acısa da.
Hakkında kötü sözleri derleyip, içindeki of'lara vursa da...
Zaman, sözde, her derde ilaç olsa da...
Ne yüreğe ne ruha ne bu bendeki aşka söz geçiremiyorlar işte.
Soludukça bu nefes yerkürenin herhangi bir köşesinde;
bu kalp "sen" diye atacak, ömrü yettiğince.
Hayata veda ettiğim gün, veda edeceğim sana da...

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Kalbim Kırlangıç oldu ve soru sordu madem, ona "gözyaşlarından yıldız doğuran kız"ın masalını anlatayım, sorularını cevaplarken


Ah sevgili Kırlangıç, mektubunu okudum ve sana cevap yazmak istedim.

Bir masalda saklı cevabım. Oku bakalım.

"Bir varmış, çok yokmuş... Bir "gülen gözlü kız" varmış.

Bir meleğe aşık olmuş gülen gözlü kız. Hiç, bir insan bir melekle beraber olur mu? Olamaz tabi ki ve olamamış da zaten. O yüzden gülemiyormuş gözleri artık eskisi gibi. Ancak bu yaşların nedeni ayrılık değilmiş. Çok özlediği için de değilmiş o meleği.Gözyaşlarından yıldız doğurmasının sebebi, sözcüksüzlükmüş.
Bu melek neden melekmiş aslında, biliyor musun? Kendine uzanan elleri hiç bırakmadığından. Kalbinin içi sevgiyle dolu olduğundan. Ve o sevgiyi sözcüklere çevirip, anlayabileceklerin yüreklerine sunduğundan.

Güzel kız her sesini almış meleğin sözcüklerinin ve yapıştırmış göğüs boşluğuna. kendine kalp yapmış o seslerden. O kalbin pompaladığı sözcüklerle yaşarmış. Hiç görmeden o meleği, aşık olmuş onu O yapan ruhuna. Yaşamış o aşkla yıllarca.

Hayat bu ya, çıkarıvermiş birgün kızın karşısına o meleği. Yeniden doğmuş kızın yüreği. Güveni unutmuşmuş kızımız on üçünden beri, hatırlamış o melekle yeniden, insana nasıl huzur verdiğini. Hiç üzülsün istemezmiş meleğinin. Ve meleğinin sevdiklerinin. Çünkü sevdiklerini de severmiş kız o çok sevdiği için. Korkarmış incitmekten onları. Ancak melek "korkma" dermiş "üzemezsin onları, ben gizlerim seni içimde, sen hep ol bende. Ol ki mutlu olayım, yeniden sözcüklerin dostluğunu kazanayım." Bulutlarda atarmış kızın kalbi o öyle dedikçe. Güneş kadar çok gülümsermiş meleğiyle seviştikçe.

Sonra birgün melek "üzdün sevdiklerimi" deyip, çıkıvermiş hayatından kızın. Kız çok üzülmüş, mutsuzluk verdiği için onlara. tabi meleğinin gidişine de ama en çok sessiz, sözsüz gidişine içerlemiş. Uzattığı ellerini bırakırken tek bir ses çıkarmamış melek kalbinden.

Meleği hiç öyle bilmezmiş kız. Şaşkın şaşkın kalakalmış. Hiç tanımadığı bir duygu sarmış bedenini. İçinde biraz keder, biraz öfke, biraz hayal kırıklığı varmış. Öfkesi meleğe değilmiş, kendineymiş. Bu kadar çabuk güvenip, aşkını meleğinin kanatlarına bırakabilmesineymiş. Sevişmeyi bile meleğinden öğrenmiş. Nasıl öfkelenmesin, üzülmesin ki...

Melek ondan yıllarca kirpiklerinde saklanan gözyaşlarını, gülümseyişlerinde biriken sözcüklerini, kalbinde gizlenen aşkını çalmış. Almış hepsini ve kanatlarını çırpıp, kaçıp gitmiş kızın masalından.

Hayalleri değişmiş kızın, umutları bile farklıymış şimdi. Dinlemez olmuş, okumaz olmuş meleğin sözlerini artık. Seslerden oluşan kalbi durmuş o yüzden, sözcük pompalamaz olmuş kızın bedenine.

İşte şimdi bu yüzden kanat dikiyor kendine. Gökyüzünü öpebilmek için. Doğurduğu yıldızları sarabilmek için. Ve meleğini unutup, kendi kanatlarına güvenip, uçuuup çok uzaklara gidebilmek için."





Pazartesi, Ekim 26, 2009

SENi anlayanlar, anlamayanlara anlatsınlar... Anlatsınlar ki, anlamayanlar aptallıklarından utansınlar


yok yok yanlış anladın beni.
ben kimseyi şikayete gelmedim.
"ah bi' gelsen yeniden" de değil dileğim.
başımız sıkıştıkça sana koşar olduk değil mi...
ancak böyle zamanlarda anlıyoruz değerini.
huzur vermiyoruz sana orda dahi.
kendimiz ediyor, kendimiz buluyoruz.
yaşarken yaptığın fedakarlıkları unutup,
haddimizmiş gibi, yine senden yardım istiyoruz.
bir de utanmadan
"ah Ata'm, gel de gör şu halimizi" diyoruz.
gizleyip, saklayacağımıza maharetimizi senden,
özrümüz kabahatimizden büyükken,
yüzsüz yüzsüz sana sığınıyoruz.
yok Ata'm, ben onun için gelmedim sana.
gururum büyük, seni anladığım için.
gücüm yettiğince emanetine sahip çıktığım için.
ama utancım da büyük,
mahçubum sana karşı,
tüm bu olanlara engel olamadığım,
izin verdiğim için.
yok Ata'm, seni rahatsız etmek için gelmedim.
yüzüne döndürdüm yüzümü çünkü,
bir kez daha,
aydınlığa bakan, o mavi gözlerine gülümseyip,
onlardan ışık, o ışıktan güç almak için...

Perşembe, Ekim 22, 2009

bir mektup düştü elime gökyüzünden

Sevgili "sen",
Sesini duydum kalbinin ta gökyüzünden.
"çok seviyorum" diyordu.
özlüyormuş sanırım bir de O'nu.
Bana onlarca soru sordu.
Dedim "çekil aradan, cevapları sahibine yazacağım, sen karışma"
Zordu sordukları ama cevapları mevcuttu.
Şimdi sana yazıyorum sevgili "sen".
Otur yanıbaşıma ve dinle anlatacaklarımı can-ı gönülden.
Soruların geldiğinde bana, bir kuyrukluyıldızın ışıklarına tutunmuş, uçuyordum ordan oraya.
Tahta bir köprünün üstünde bir bulutla konuştum önce.
Ordan dev güvercinler ülkesine uçtum.
Bir Denizkızına da fikrini sordum.
Bir beyaz yavru tavşan kesti yolumu, sevgililerin dudak dudağa sarmaştığı bir parka konduğumda.
Hazır bulmuşken onu, ona da danıştım hemen.
Sonra ılık rüzgarlar beni bir Denizfenerine savurdu.
Fenerin ışığının düştüğü yerde taştan bir melek duruyordu.
Ona da sordum sorularını.
Cevapladı cevaplamasına ama "sen en iyisi bu soruları, bu konuları iyi bilen, yüreğinin her vuruşunda hisseden birine sor" dedi.
"Kim o " dedim, bana bir mezarı tarif etti.
Gittim mezarın başına, kocaman bir mezartaşı nöbetteydi.
Önünde duran karanfiller yapraklarını bana çevirdiler.
"Neyin var minik kuş, niye geldin onca yoldan buralara" dediler.
"Sorularım var, cevaplarını bildiğim ama sanki yine de pek yetemediğim."
" Tamam, anladık biz seni" dedi karanfiller ve mezarın önünden çekildiler.
Önce bir gürültü koptu mezarda.
Toz toprak birbirine karıştı.
Sonra toprak yarıldı ve içinden kocaman bir cevizağacı çıktı.
Yüzbinlerce yaprağı vardı ağacın, sanki yüzbinlerce el, yüzbinlerce göz gibiydiler.
Rüzgarlara bıraktılar kendilerini bir sağa bir sola dans ettiler.
birden yüzüme ılık bir ses vurdu usul usul.
"... sen elmayı çok seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil."
gözlerimi kapatıp dinledim Cevizağacını.
bitince sözleri, dallarını uzattı bana doğru.
"bunu ona ver" dedi ve uzattı avcunda sımsıkı tuttuğunu.
baktım bir saç teli.
kıvırcık, beyaz.
bağladım onu kanatlarıma
ve tutunup yeniden kuyrukluyıldıza geri döndüm yuvama.
İşte sorularının cevabı sevgili "sen".
tabi sen de benim kadar iyi anlayabildiysen...
yazarım sana yine ilk fırsatta aşka dair ne varsa.
gördüm ki aşkla dönüyor senin dünyan da.
öptüm kalbinden kanatlarımı çırparak.
sen de dilediğinde yaz bana
ve eğer bir gün, istersen, seni de gezdiririm gökyüzünde kuyrukluyıldızla.
Not: Saç teli mektubun arasında, kaybetmeden düğümle onu kirpiklerine, benden sana tavsiye.
sevgiNle kal, sevdiğİ gibi kal
dostun KIRLANGIÇ

Pazartesi, Ekim 19, 2009

anlamayana davul zurna az...



her geçen gün küçülüyor aşkın içimde.
her yeni suskunluğun ya da her yeni sözünle
yok oluyorsun bende
gidiyorsun
unutulmalara gidiyorsun
silikleşiyor gözlerin gözlerimde
öpüşlerinin ıslaklığı kuruyor.
kokun çoktan uçtu,
ellerini hatırlamıyorum bile.
sesinse karıştı çoktan şarkılara,
kayboldu aralarında
adın vardı "aşk"la eş anlamlı,
adına tutsak bir "aşk" vardı.
ne adın kaldı şimdi
ne de "aşk"a anlamın
gittin ya,
bak, sayende "aşk" da özgür kaldı.

anlayana sivri sinek saz...

dünya dönmeye devam ediyor.
günler doğmaya...
yıldızlar azimle her gece yerlerini alıp ışıldıyorlar.
çiçekler açmaya, kuşlar ötmeye devam ediyor.
insanlar doğmaya devam ediyor.
insanlar ölmeye devam ediyor.
herşey hep aynı seyirde.
herkes kendi derdinde.
değişiyormuş gibi görünse de hiçbir şey değişmiyor.
hatta bendeki "sen" bile.
bendeki "sen" bile değişmiyor.
ama bendeki "ben" şimdi tanınmaz bir halde.
bambaşka bir yerde, bambaşka düzlemde.
bendeki "ben", bendeki "sen"e inat
her saniye değişiyor.
hiç durmadan
hiç yorulmadan
hiç bıkmadan
değişiyor...
değiştikçe değişiyor...
sözün özü şu ki,
Zühre'de Tahir aynı yerinde...
ama Zühre şimdi kimbilir nerede?

Cuma, Ekim 16, 2009

aman ey!!!

TBMMdeki toplantıda yeni görevim açıklandı :)
bakalım neler olacak...
yapabileceklerimi yapabilirsem kendimle gurur duyacağım :)

Pazartesi, Ekim 12, 2009

oooollllleeeeeyyyyy...


hayallerimi tıngır mıngır sallarken gönül salıncağımda ben,
onlara ulaşma ümidimi tam kesmişken,
"heyyy dur bakalım" dediler, "hemen pes etmek yoook".
ve konuverdiler avcuma.
yepyeni bir kapı açıp önüme "gir hadi, biraz da sen gül" diyiverdiler.
gel de güneşe gülümseme şimdi...
öyle bir iş, öyle bir güç verildi ki ellerime,
sihirli değnek yanında halttetmiş.
ne diyebilirim ki,
"oh be, işte bu"dan başka.

Perşembe, Ekim 08, 2009

evcilik

küçükken ne çok isterdim, bir an önce büyümeyi.
süslü püslü giyinip, rengarenk makyajım ve topuklu ayakkabılarımla sokaklarda "trak trak" diye ses çıkararak dolaşacaktım. saçlarımı, arasıra, elimle bir o yana bir bu yana atıp, şöyle bir düzeltecektim. sonra rüzgar yine dağıtacaktı.
akşamları işten eve gelip, güzel bir sofra hazırlayacaktım. makyajımı tazeleyip, zilin çalmasını bekleyecektim, heyecanla.
sevgilimimi yoksa eşimimi bilmem. ama sevdiğimi bekleyecektim. zil çalar çalmaz kapıyı açıp, boynuna sarılacaktım. o da bana sımsıkı sarılırken, arkasında sakladığı bir demet çiçeği belime sarıldığı elinde tutuyor olacaktı.
evcilik oyunlarımın senaryosuydu, gelecekteki "ben".
şimdi dönsem diyorum o zamanlara... nasıl olurdu acaba evciliğimin konusu?
aynanın karşısına geçer, sözde sevgilimle konuşurdum. sonra eğilip onu dudaklarından uzun uzun öperdim. sonra da dudaklarımın aynada bıraktığı izi incelerdim.
hep çok param olurdu. meşhur biri olurdum. herkes yolda bana bakar, birbirini dürter, beni işaret ederdi.
kötüleri mutlaka alt ederdim. fakirleri, hayallerindekilere kavuştururdum. ev, araba, para...
herşeyi bilir, herşeyden anlardım. çok zekiydim yani. en zeki...
en yakın arkadaşım, yine en yakın arkadaşım olurdu. o da benim gibi, güzel, zeki, meşhur... ama ben daha bi fazla...
hep çocuk kalmak vardı.
hep hayal kurmak...
hava kararmaya başladığındaki "hadi artık akşam oluyor, yemek yiyeceğiz"ler en büyük üzüntüm olarak kalsaydı.
ve o zamanki arkadaşlarım gibi olsaydı şimdi etrafımdaki herkes. maskesiz, oldukları gibi... yapmacıksız. ne hissediyorlarsa o an, onu söyleyebilen.
konuşmak istemediklerinde, kızdıklarında, işaret parmaklarını, orta parmaklarının üstüne koyup, ellerini bana uzatıp, anlatabilmelilerdi bana küsmek istediklerini.
hiç istemiyorlarsa beni, "hıh" diyip başlarını çevirmelilerdi.
tekrar dost olmak istediklerinde, bu kez uzanan ellerde işaret parmakla baş parmak halka olmalıydı. ve eğer ben de kabul edersem bu dostluk davetini, bozmalıydım o halkayı.
mutlu olduklarında boynuma sarılabilen, üzüntülerini gözyaşlarıyla ifade edebilen arkadaşlarım olmalıydı yanımda...
boynuma sarıldığında, kulağıma "seni çok seviyorum sevgilim" diyen bir de sevenim...
fon müziği bile hazırdı oysa bu sahnemin.
yaşamak istediklerimi yaşayabilseydim, ben belirleseydim herşeyimi tıpkı o zaman yaptığım gibi...
ve evcilik oyunumun "mutlu sonu" gibi "mutlu son"la bitseydi hayatım.